29 Ağustos 2008 Cuma

Maide

5-MÂİDE SÛRESİ
Adını, Hz. İsa’nın gökten bir sofra indirmesi için Allah’a duâ ettiğini anlatan 112 ve 114. âyetlerde geçen ve ‘sofra’ anlamına gelen ‘mâide’ kelimesinden almıştır. Peygambere gönderilen en son sûrelerdendir. 120 âyettir.
Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla!
Beni yoktan var edip üstün yeteneklerle donatan ve kulluk göreviyle yeryüzüne gönderen sonsuz şefkat ve merhamet sahibi yüce Rabb’imin adıyla, O’nun verdiği güç ve yetkiye dayanarak ve yalnızca O’nun adına okuyor, söylüyorum:
1-Ey iman edenler! Gerek Allah ile, gerek insanlarla ve gerekse bizzat kendinizle yapmış olduğunuz bütün antlaşmaları titizlikle yerine getirin!
İşte, Rabb’inize karşı yerine getirmeniz gereken bazı yükümlülükler:
Aşağıdaki üçüncü âyette size bildirilecek olanlar hariç, etobur olmayan bütün hayvanların eti size helâl kılınmıştır; ancak hac veya umre için ihramda bulunduğunuz sürece, karada avlanmanıza izin verilmemiştir.
Sizi hem bu dünyada, hem de âhirette kurtuluşa ulaştıracak olan bu kurallara, -bazen hoşunuza gitmese bile- uymalı, haram ve helâlleri belirleme yetkisinin yalnızca Allah’a ait olduğunu bilmelisiniz. Çünkü Allah, insanların arzu ve heveslerine göre değil, sonsuz ilim ve hikmetine uygun olarak, dilediği şekilde hüküm verir:
2-Ey iman edenler!
a-Allah’ın şiarlarına, yâni O’na itaati temsil eden mescit, ezan, Mushaf, başörtüsü ve benzeri kutsal işâret ve sembollere karşı saygısızca davranmayın!
b-Savaşmanın yasak edildiği (2-Bakara: 194) kutsal aylara tam olarak riayet edin!
c-Hac amacıyla Mekke’ye giden hacıların, Kâbe’de kurban etmek üzere yanlarında getirdikleri kurbanlıklara saygısızlık etmeyin! Meselâ, onların hac kafilelerine saldırmaya, kurbanlık hayvanlarını ellerinden almaya kalkmayın.
d-Ayrıca, hac ve umre dışında, Allah’a adandıklarının bir belirtisi olarak boyunlarına işâretler takılarak süslenen kurbanlıklara da aynı şekilde saygılı davranın!
e-Bir de, hem ticâret yaparak Rab’lerinin lütfedeceği nîmetleri elde etmek ve hem de hac ibâdetini yerine getirerek O’nun rızasını kazanmak amacıyla Kutsal Kâbe’ye gelen hacılara karşı -bunlar, bir zamanlar sizi hacdan alıkoymuş düşmanlarınız bile olsalar- saygısızlık etmeyin! Onların huzur ve güven içinde topraklarınızdan geçmelerine izin verin. Çünkü sizler, yeryüzünde barış ve adâleti sağlamakla yükümlüsünüz. Kaldı ki, Allah’a ibâdeti simgeleyen sembollere -onu taşıyan bir kâfir bile olsa- saygı göstermelisiniz.
Kabe’yi ziyaret amacıyla ihrama girerseniz -deniz avı hariç- avlanmayın. Fakat hac ibâdetlerini bitirip ihramdan çıktığınız zaman, Mekke’deki yasak bölge dışında ve hayvanların etinden, derisinden vs. faydalanmak veya zararından korunmak amacıyla avlanabilirsiniz. Fakat sırf zevk için avlanmak doğru değildir.
Bir zamanlar Kâbe’yi ziyaret etmenize engel oldukları için bu insanlara karşı duyduğunuz öfke, sizi asla adâletsizliğe sevk etmesin! Geçmişten kaynaklanan intikam duygularıyla onlara saldırmaya, eziyet etmeye kalkmayın! İlâhî dâvet onlara açık ve net olarak ulaşıncaya kadar da, Kâbe’yi haccetmelerine engel olmayın.
Ayrıca, yeryüzünde zulüm ve haksızlığı ortadan kaldırmak ve İslâm’ın ortaya koyduğu iman ve hayat sistemini egemen kılmak için birleşin: Ahlâkî değerleri yeniden yücelterek iyilikleri yaygınlaştırma ve zulme karşı tek yumruk olarak kötülükleri engelleme konusunda birbirinizle yardımlaşın; günah işlemek ve düşmanlıkları körüklemek amacıyla yardımlaşmayın! Allah yolunda mücâdeleyi terk ettiğiniz takdirde, meydan kötülere kalır ve zulüm, sistemleşerek insanlığın başına bir kâbus gibi çöker.
O hâlde, Allah’tan gelen ilkeler doğrultusunda hayata yön vererek kötülüğün her çeşidinden titizlikle sakının! Şunu hiç unutmayın ki, Allah’ın cezâlandırması çok çetindir!
Eti yenilmesi haram kılınan hayvanlara gelince:
3- Boğazlanmadan ölmüş olan leş, akan, akıtılmış kan, domuz eti yağı, kemiği vb herşeyini ve Allah’tan başkası adına kesilenler, size haram kılınmıştır.
Herhangi bir sebeple nefesi tıkanıp boğularak, ok, mızrak, kurşun, saçma ve benzeri av aletleri ile değil de; odun, kaya ve benzeri bir şeyle vurularak, yüksek bir yerden veya uçurumdan düşerek, başka bir hayvan tarafından ezilerek veya boynuzlanarak ve av için eğitilmemiş aslan, kaplan, kurt, köpek, kartal gibi yırtıcı bir hayvan tarafından parçalanarak öldürülen hayvanlar da leş kapsamına girer. Ancak onlardan, canları çıkmadan yetişip besmele çekerek boğazladıklarınız hariç. Onların etini yiyebilirsiniz.
5-Ayrıca, eti yenen cinsten olsa ve kesilirken Allah’ın adı anılsa bile, putların önünde kesilen hayvanların etlerini yemeniz ve bu tarz bir kesim yapmanız da haramdır.
6-Bir de, fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılınmıştır. Ancak, eşit derecede meşrû iki şey bulunup da, aralarında hiçbir aklî seçim yapma imkânı olmadığı zaman kura çekmek helâldir.
İşte, bütün bu haram kılınanlar, kişiyi ve toplumu doğru yoldan saptıran zararlı ve kötü işlerdir.
O hâlde, asıl savaşmanız gereken şey, din adına -veya dinsizlik adına- uydurulan hurâfeler olacaktır. Zira:
Bugün kâfirler, dininizi yok edip sizi yeniden küfre çevirmekten ümitlerini tamamen kesmişlerdir. Öyleyse, onlardan korkup da hak uğrunda mücâdeleyi bırakmayın, fakat Benden gelecek azaptan ve Benim sevgimi kaybetmekten korkun!
Bugün, kıyâmete kadar hiçbir değişim ve düzeltmeye ihtiyaç bırakmayacak mükemmel bir inanç sistemi ortaya koyarak ve bütün çağlara, kültürlere ve toplumlara uyarlanabilecek temel prensipler belirleyerek dininizi kemale erdirdim; böylece size vaad ettiğim nîmetimi tamamladım ve size din olarak, bir tek Allah’a kulluk etme esasına dayanan ve bütün Peygamberlerin insanlığa getirdikleri inanç sistemini, İslâm’ı seçip beğendim.
O hâlde, bu ilâhî kanunlara sımsıkı sarılacak ve size yasaklanan her şeyden uzak duracaksınız! Ancak;
Her kim, bir hastalık, zorlanma veya ciddî bir açlıktan dolayı çaresiz kalır ve günaha istekle yönelmeksizin bunlardan yemeye mecbur kalırsa, -zaruret miktarını aşmamak ve başkasının hayatını tehlikeye düşürmemek şartıyla- elbette günahı bağışlanacaktır. Çünkü Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.
Buraya kadar, haram olanlar sayıldı. Şimdi de:
4-Ey Peygamber! Müminler sana, kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar. De ki: “Faydalı, temiz ve güzel olan her şey size helâl kılınmıştır.”
Allah’ın size bahşettiği bilgi ve yetenek sayesinde eğitip yetiştirdiğiniz av köpeği, tazı, atmaca ve benzeri av hayvanlarının sizin için yakaladığı helâl cinsten hayvanların etinden de yiyebilirsiniz. Yeter ki, onları avın üzerine salarken “Bismillah!” diyerek Allah’ın adını anın. Ava başlarken çektiğiniz besmele de bunun için yeterlidir. Gönderdiğiniz hayvan, avı öldürmüş bile olsa, bu av leş sayılmaz, helâldir. Av henüz canlıysa, onu besmele çekerek boğazlamalısınız. Bütün bunları yaparken, Allah’tan gelen emirleri uygulamakta son derece dikkatli davranın ve O’na karşı gelmekten titizlikle sakının! Unutmayın ki Allah, yeri ve zamanı geldiğinde hesâbı çabuk görendir.
5-Evet! Bugün, temiz ve güzel olan her şey size helâl kılınmıştır. Daha önce kendilerine Kitap verilmiş olan Yahudi ve Hıristiyanların yiyecekleri size helâldir. Onların, Allah’ın adını anarak kesmiş oldukları eti helâl olan hayvanlardan ve ürettikleri bütün temiz ve helâl yiyeceklerden yiyebilirsiniz. Aynı şekilde, sizin yiyecekleriniz de onlara ve diğer bütün insanlara helâldir.
Ayrıca, gerek Müslümanlardan, gerekse sizden önce Kitap verilen Hıristiyan ve Yahudilerden Allah’ın varlığına ve birliğe inanan, ahlâklı, terbiyeli ve namuslu kadınlar da, -iffetinizi korumanız; yâni onlarla evlilik dışı ilişkilere tevessül etmemeniz ve metres hayatı yaşamamanız şartıyla- evlilik bedeli olan mehirlerini verdiğiniz takdirde onlarla evlenmeniz size helâldir. Fakat Müslüman bir kadın, Yahudi veya Hıristiyan bir erkekle evlenmemelidir.
Bu âyetlerin ortaya koyduğu prensiplere uymak, sizin imanınızın bir gereğidir. Unutmayın ki:
Her kim Allah’ın hükümlerini reddederek iman edilmesi gereken ilke ve kuralları inkâr ederse, bütün yaptıkları iyilikler boşa gidecek ve âhirette de o, kesinlikle hüsrana uğrayacaktır!
İmanın da en temel prensibi namaz, namazın ön şartı da abdesttir:
6-Ey iman edenler! Namaz kılmak istediğiniz zaman, eğer abdestli değilseniz, ellerinizi, yüzünüzü ve dirseklere kadar kollarınızı yıkayın, sonra başınızı ıslak elle sıvazlayarak meshedin ve bileklere kadar ayaklarınızı yıkayın. Fakat abdestli iken ayağınıza mest giymişseniz, abdest alırken, onları meshetmeniz de ayak yıkama yerine geçer.
Eğer cinsel ilişki veya şehvetle meni boşalması sebebiyle boy abdesti gerektiren bir durumda, yâni cünüp iseniz, namaz kılmak, Kurân okumak, Kâbe’yi tavaf etmek veya mescide girmek için tepeden tırnağa yıkanarak tamamen temizlenmelisiniz. Ayrıca, kadınlar da, bu ibadetleri yerine getirmek için hayızdan sonra temizlenip boy abdesti almalıdırlar.
Ama eğer hasta veya yolculuk hâlinde iken abdest almanız veya yıkanmanız gerektiği hâlde, buna imkân bulamamış iseniz, yâhut hasta veya yolcu değilken tuvalet ihtiyacınızı gidermiş veya bir kadınla aşırı derecede şehvet uyandıracak şekilde temasta bulunmuş olur da, abdest alacak veya yıkanacak su bulamazsanız, ya da bulduğunuz suyu kullanmanıza bir engel varsa, o zaman şöyle teyemmüm alın; temiz bir toprak veya taş, kireç, kum ve benzeri toprak cinsinden bir madde bulun ve ellerinizi ona hafifçe sürüp çırptıktan sonra, onu yüzünüze ve ellerinize, kollarınıza sürün. Bu da abdest veya gusül, boy abdesti yerine geçer.
Bütün bunları bir zorluk, bir meşakkat sanmayın:
Allah, bu emirleri vermekle sizi sıkıntıya sokmak istemez; ancak sizi maddî ve mânevî kirlerden arındırıp tertemiz kılmak ve size vermiş olduğu iman, sağlık, güzellik gibi nîmetlerini tamamlamak ister ki, böylece şükredesiniz. Bunun için:
7-Allah’ın size bahşettiği bunca nîmetleri ve İslâm’ı kabul ettiğiniz sırada sizden almış olduğu sözü hatırlayın; hani kelime-i şehâdet getirirken, “İşittik ve itaat ettik!” diye Allah’a söz vermiştiniz. O hâlde, Allah’tan gelen ilkeler doğrultusunda yaşayarak kötülüklerden titizlikle sakının! Unutmayın; Allah, kalplerin içindeki bütün gizli niyet ve düşünceleri bilmektedir.
Kötülüklerden sakınmak için uymanız gereken en önemli kural şudur:
8-Ey iman edenler! Allah için gerçeğe şâhitlik ederek adâleti tam yerine getiren dosdoğru şâhitler ve hâkimler olun; bir kişi veya topluma karşı duyduğunuz öfke, onlarla ilgili vereceğiniz kararlarda sizi adâletsizliğe sevk etmesin! Siz her zaman, herkese karşı âdil davranın! Çünkü Allah’ın sevgisini kazanmak, yâni iyilik ve takvâya ulaşmak için en uygun olan davranış, düşmanlarınıza karşı bile olsa, adâletten zerre kadar ayrılmamaktır.
O hâlde, Allah’tan gelen ilkeler doğrultusunda hayata yön vererek, kötülüklerden titizlikle sakının! İyi bilin ki Allah, yaptığınız her şeyden haberdardır.
Adâletli davranmanız, başkalarından çok size fayda verecektir:
9-Allah, iman edip doğru ve yararlı işler yapanlara söz vermiştir: Onlar için bağışlanma ve muhteşem bir ödül vardır: Cennet!
10-Hakikati inkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; onlar da cehennem halkıdır ve sonsuza dek orada kalacaklardır!
Allah’ın müminlere vaadi, yalnızca âhirete yönelik de değildir:
11-Ey iman edenler! Allah’ın size bahşettiği şu nîmetini hatırlayın: Hani siz zayıf ve çaresiz durumdayken, düşmanlarınızdan bir grup size fenâlık etmek istemişti de, Allah sizi onların şerrinden korumuştu. Bu nîmetin devâm etmesini istiyorsanız, Allah’tan gelen ilkeler doğrultusunda hayata yön vererek kötülüğün her çeşidinden titizlikle sakının! Ve inananlar, başkasına değil, yalnızca Allah’a güvensinler.
Bakın; Allah’a güvenen bir toplumun ne büyük lütuflara nâil olacağını, O’na tevekkül etmeyip ahdini bozan bir toplumun da başına neler geleceğini görmek için, şu iki örneği dikkatle dinleyin:
12-Andolsun ki Allah, İsrail Oğulları arasından on iki önder seçmiş ve onlardan şöyle söz almıştı:
“Gerçek şu ki, Ben tüm kudret ve azametimle zâlimlerin karşısında, sizin yanınızdayım! Fakat bunun için yapmanız gereken şeyler var: Eğer namazı güzelce kılar, zekâtı verirseniz; bütün elçilerime iman eder, görevlerinde onlara yardımcı olur ve mükâfâtını âhirette almak üzere malınızdan, canınızdan fedâkârlık ederek Allah’a güzel bir borç verirseniz, bireysel ve toplumsal hayatınızda her türlü zulmü, haksızlığı, kötülüğü yok ederek günahlarınızı silecek ve âhirette sizleri, içinden ırmaklar çağıldayan cennet bahçelerine yerleştireceğim!”
“Artık içinizden her kim, bütün bunlardan sonra nankörce davranıp inkâr edecek olursa, kurtuluşa erme fırsatını yakalamışken, göz göre göre doğru yoldan sapmış demektir!”
13-Fakat İsrail Oğulları, ilâhî nîmeti ellerinin tersiyle iterek dâvâyı terk ettiler! Biz de, sözlerinden döndükleri için onları rahmetimizden uzaklaştırarak lânetledik ve ilâhî yasalar gereğince, hakîkati idrâk etme yeteneklerini körelterek kalplerini katılaştırdık. O kadar ki, onlar kelimeleri yerinden oynatıp anlamlarını değiştirirler. Yâni Yahudi din adamları, Tevrat âyetlerini yorumlarken, sözleri asıl bağlamından kopararak kasten çarpıtırlar. Bu yüzdendir ki, peygamberler tarafından kendilerine sıkı sıkıya tembih edilen öğütlerden bir çoğunu unutmuşlardır!
İçlerinden pek azı hariç, onların sürekli ihânet içerisinde olduklarını göreceksin. Ey şanlı Elçi! Bu gibi durumlarda en etkili çözüm yolu nedir, bilir misin:
Her şeye rağmen onları bağışla, kaba ve kırıcı olma. Onları rencide etmeden, tatlı dille, hikmetli sözlerle Rabb’inin yoluna çağırmaya devâm et ve densizliklerine şimdilik sabret. Sen dâimâ iyilikten, güzellikten yana ol. Hiç kuşkusuz Allah, iyilik yapanları sever.
14-Hz. İsa’nın tebliğ ettiği inanç sistemini değiştirip tanınmaz hâle getiren ve buna rağmen, “Biz İsa Mesih’in yolundan giden Hıristiyanlarız!” diyenlerden de buna benzer bir söz almıştık. Ne var ki, onlar da kendilerine tembih edilen öğütlerden bir çoğunu göz ardı ettiler. Bu yüzden onların arasına, tâ Kıyâmet Gününe kadar sürecek bir kin ve düşmanlık soktuk. Zaman zaman Müslümanlara karşı “haçlı seferleri” dürtüsüyle bir araya gelseler bile, çok geçmeden birbirlerine düşüp parçalanacaklar. Ve sonunda:
Allah, yaptıkları her şeyi onlara Mahşer günü haber verecektir.
O hâlde, Allah’ın azâbından korkun da, ilâhî kurtuluş reçetesine kulak verin:
15-Ey Tevrat’a ve İncil’e inandığını iddia eden Kitap Ehli! İşte size, elinizdeki Kitapta bulunan, fakat sizin yüzyıllardan beri halktan gizleyip durduğunuz bir çok hükümleri size açıkça bildiren, bir kısmını da gerekli görmediği için yüzünüze vurmayıp affeden Son Elçimiz Muhammed, nihâyet gelmiş bulunuyor!
Evet, Allah’tan size aydınlatıcı bir nur ve apaçık bir Kitap olan Kurân-ı Kerim gelmiş bulunuyor!
16-Allah bu Kitap sayesinde, hoşnutluğunu kazanmak isteyenleri barış, esenlik ve kurtuluş yollarına ulaştıracak, inayeti ve izniyle onları inkâr ve cehâlet karanlıklardan kurtarıp aydınlığa çıkaracak ve dosdoğru cennete götüren bir yola iletecektir.
İlâhî rehberlikten yüz çevirenler ise, cehâlet bataklığında bocalayıp duracaklar. İşte, bir insana -peygamber bile olsa- gereğinden fazla sevgi besleyip onu aşırı yüceltmek, bakın dindar bir toplumu bile nasıl yoldan çıkarıyor:
17-“Allah, Meryem oğlu İsa Mesih’tir!” diyenler, hem Allah’ı, hem de kulu ve elçisi olan İsa’yı inkâr ederek kesinlikle kâfir olmuşlardır! Ey Müslüman! Bu şaşkınlara de ki:
“Şâyet Allah, Meryem oğlu İsa Mesih’i, annesini ve hattâ bütün yeryüzündekileri yok etmek isteseydi, kim O’na engel olabilirdi?”
Öyle ya; göklerin, yerin ve onlar arasında bulunan her şeyin hükümranlığı yalnızca Allah’a aittir; O dilediğini dilediği şekilde; ister sizi yarattığı gibi bir ana babadan, ister İsa’da olduğu gibi babasız, isterse de Âdem gibi annesiz ve babasız yaratır. Çünkü Allah, her şeye kadirdir.
Fakat tövbe edip uslanacakları yerde, bakın neler söylüyorlar:
18-Yahudiler ve Hıristiyanlar, “Bizler Allah’ın oğulları ve sevgili kullarıyız, dolayısıyla her ne yaparsak yapalım, Son Elçiyi inkâr etsek bile, kesinlikle cennete gireceğiz!” diyorlar.
Onlara de ki: “Öyleyse Allah, günahlarınızdan dolayı sizi niçin cezâlandırıyor? Kutsal kitabınızın bildirdiğine göre nice belâlara, musîbetlere uğrayanlar sizler değil misiniz? Baba oğluna, sevgili sevgiliye böyle azap eder mi? Hayır, siz de Allah’ın yarattığı diğer insanlardan hiç bir ayrıcalığı olmayan sıradan insanlarsınız.
Gerçek şu ki, Allah dilediğini bağışlar, dilediğini cezâlandırır. Fakat O’nun dilemesi, mutlak adâlet ve hikmet ölçülerine göredir. İlâhî lütfa nâil olmak isteyen ve bu yolda gereken çabayı harcayan her kuluna rahmet kapılarını sonuna kadar açar. Zulüm ve haksızlığı tercih edenleri ise, kim olursa olsun cezâlandırır. Unutmayın ki, Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mutlak hükümranlığı Allah’a aittir ve hepiniz dönüp dolaşıp, eninde sonunda O’nun huzuruna varacaksınız.
19-Ey Tevrat’a ve İncil’e bağlı olduklarını iddia eden Kitap Ehli! Hiçbir peygamberin gönderilmediği ve ilâhî vahyin bozulup unutulmaya yüz tuttuğu uzun bir aradan sonra, işte size hakîkati açık ve net olarak bildiren Elçimiz Muhammed geldi ki, yarın mahşer gününde hesâba çekilirken:
“Bize herhangi bir müjdeci veya uyarıcı gelmemişti, önceki kitaplar ise zaten bozulmuştu, bu yüzden hakîkati bilemezdik!” demeyesiniz. Artık böyle bir mâzeretiniz kalmadı. İşte, size ilâhî nimetleri muştulayan bir müjdeleyici, hak ve hakikati tüm açıklığıyla ortaya koyan bir uyarıcı gelmiş bulunuyor!
O hâlde, hakikatin sesine kulak vermeli ve şu anlamsız inâdı bırakarak Son Elçiye ve Kurân’a iman etmelisiniz. Aksi hâlde, bir zamanlar sizi insanlığın önderleri yaparak yücelten Allah, inkârınızdan dolayı sizi zillet ve perişanlığa mahkûm edecektir. Zira Allah, dilediği her şeyi yapmaya kadirdir.
Bakın, geçmişte yaşananlar bu güne nasıl ışık tutuyor:
20-Hani bir zamanlar Mûsâ, halkına demişti ki:
“Ey halkım! Allah’ın size geçmişte lutfedip bahşettiği nîmetleri bir düşünün; hani aranızdan peygamberler çıkarmış, sizi özellikle Yûsuf peygamber zamanında yöneticiler, hükümdarlar yapmış ve dünyada başka hiç kimseye vermediği nîmetleri size vermişti. İşte, bugün yine bu nîmetlere sahip olabilirsiniz.”
21-“O hâlde, ey halkım; Allah’ın size vatan olmak üzere vaad ettiği Filistin diyarındaki şu kutsal topraklara girin ve O’nun yardımıyla orayı fethedin! Sakın arkanızı dönüp kaçmayın, yoksa dünyada da, âhirette de hüsrana uğrarsınız!”
22-Ama onlar, “Ey Mûsâ!” demişlerdi, “Sen de biliyorsun ki, orada son derece zorba ve acımasız bir halk var! Onlar oradan çıkmadıkça, biz oraya asla girmeyeceğiz! Ne zaman onlar kendiliklerinden çıkıp giderlerse, ancak o zaman oraya gireriz!”
23-Bunun üzerine, Rablerinin azâbından korkan ve Allah’ın iman ve ilim nîmeti bahşettiği iki adam, müslümanca ileri atılıp dediler ki:
“Arkadaşlar! İnkârcılar, ekonomik ve sosyal açıdan, silah ve sayı bakımından bizden güçlü görünseler de, unutmayın, Allah bizimle beraberdir. O hâlde, düşman üzerine yürüyün. Şehre kapıdan girin. Kapıyı tutun ve üzerlerine hücum edin, saldırın. Size düşen görev bu kadar. Bunu yaptınız, kapıdan girdiniz mi korkmayın. Artık kesinlikle siz galipsiniz. Eğer gerçekten inanmış iseniz, haydi, yalnızca Allah’ı vekil kabul edin ve sadece ona güvenin, sözlerini dinleyin, dediğini yapın!”
24-Ama onlar, hâlâ direterek, “Ey Mûsâ, onlar orada bulundukları sürece, biz o şehre asla girmeyeceğiz; fakat ille de istiyorsan, sen ve Rabb’in gidin ve onlarla kendiniz savaşın, biz burada oturup bekleyeceğiz!” dediler.
25-Bu küstahça davranış karşısında Mûsâ, üzüntü ve çaresizlik içinde “Ey Rabb’im, görüyorsun ki, benim kendimden ve kardeşimden başka hiç kimseye sözüm geçmiyor! O hâlde, şu isyankâr insanlarla yollarımızı ayır yâ Rab!” diye yalvardı.
26-Bunun üzerine Allah, “Öyleyse, kırk yıl boyunca o topraklara girmek onlara yasaklanmıştır; bu süre içinde çöllerde şaşkın şaşkın dolaşıp duracaklar! Artık şu yoldan çıkmış toplum için kendini üzme ey Mûsâ!” buyurdu.
27-Ey Muhammed! Onlara, yâni kibir ve azgınlıkları yüzünden Allah’ın Elçisini öldürmek için fırsat kollayan Yahudilere ve masum bir cana kıymayı göze alan bütün zâlimlere, Âdem’in iki oğlu arasında geçen şu ibret verici öyküyü hak ile, yâni hak ve hakikati ortaya koymak üzere anlat: Hani onlar, Allah’a birer kurban sunmuşlardı. Fakat birinin kurbanı kabul edilmiş, diğerininki ise geri çevrilmişti. Zira Hâbil en değerli hayvanlarından birini kurban olarak sunarken, kardeşi Kâbil, çürük ve döküntü ürünleri vermeye kalkmıştı.
Bunun üzerine Kâbil, kıskançlık ve öfkeye kapılarak kardeşine, “Seni mutlaka öldüreceğim!” dedi. Hâbil şöyle cevap verdi: “Senin kurbanının kabul edilmeme sebebi ben değilim ki, beni suçluyorsun. Asıl suçu kendinde aramalısın. Çünkü Allah, kalbi kötülükle dolu olduğu hâlde, gösteriş amacıyla ibâdet edenlerin değil, ancak dürüst ve erdemlice bir hayat sürerek, çirkin davranışlardan uzak durmaya çalışan o takvâ sahiplerinin sunduğu kurbanı kabul eder.”
28-“Sen beni öldürmek için bana el kaldırsan bile, ben kendimi savunmakla beraber, seni öldürmek amacıyla sana el kaldıracak değilim! Seni öldürmek değil, aksine diriltmek isterim. Çünkü ben, âlemlerin Rabb’i olan Allah’tan korkarım!”
29-“Bununla beraber, eğer beni öldürecek olursan, dileğim odur ki; hem benim günahlarımı, hem de kendi günahlarını yüklenesin de, cehennem halkından olasın! İşte, zâlimlerin cezâsı budur! O hâlde kardeşim, gel bu zulümden vazgeç!”
30-Ama bütün bu uyarılara rağmen, Kâbil’in gözünü kör eden kıskançlık, ihtirâs ve bencillik duyguları, onu tahrik ederek kardeşini öldürmeye sevk etti; ve sonunda onu öldürdü de. Böylece, dünya ve âhirette en büyük zarar ve hüsrana uğrayanlardan oldu!
31-İlkönce, cesedi ne yapacağını bilemedi. Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek üzere, toprağı eşeleyen bir karga gönderdi. Kâbil, hayvancağızın ölü bir kargayı toprağa gömdüğünü görünce, “Vah, yazıklar olsun bana!” dedi, “Ben şu karga kadar olup kardeşimin cesedini gömemeyecek kadar âciz miyim?” O anda ne kadar âciz, ne kadar zavallı bir durumda olduğunu anladı. Derken, kalbinde bir burukluk hissetti ve büyük bir pişmanlık duydu. Ama artık iş işten geçmişti.
32-Bunun için, İsrail Oğullarına ve dolayısıyla size şöyle emrettik: “Her kim, bir cana kıymamış veya yeryüzünde yol kesme, eşkıyalık, ırza tecavüz ve benzeri fesat çıkarmamış bir insanı haksız yere öldürecek olursa, adeta bütün insanlığı öldürmüştür ve kim de cinayeti engelleyerek bir hayat kurtarırsa, adeta bütün insanlığı kurtarmıştır.”
Ama İsrail Oğulları, öğüt ve uyarıları dinlemedi. Elçilerimiz onlara, hakîkati ortaya koyan nice mûcizeler ve apaçık belgeler getirmiş olmalarına rağmen, yine de içlerinden birçokları, yeryüzünde cinâyetler işlemekten ve azgınlık etmekten bir türlü vazgeçmediler.
Öğüt ve uyarılarla uslanmayan bu gibi azgınları, ancak cezalarla durdurabilirsiniz:
33-Allah’a ve dolayısıyla, Elçisine ve Müslümanlara karşı topyekun savaş açanların ve terör, soygunculuk, yol kesme, adam kaçırma, ırza tecavüz... gibi suçlar işleyerek yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezâsı, işledikleri suça göre; bunlar eğer sâdece adam öldürmüş veya ırza tecavüz etmişlerse, en az acı çekecekleri şekilde öldürülmek, eğer hem adam öldürmüş, hem de mala veya ırza tecavüz etmişlerse, ibret için halka teşhir edilmek üzere asılarak idam edilmek, eğer adam öldürmemişler, sâdece yol kesip mal almışlarsa el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, eğer bunlardan hiçbirini yapmayıp, sâdece terör havası estirerek insanları tehdit edip korkutmuşlarsa, hapse atılmak veya sürgüne gönderilmekten başka bir şey olamaz.
Bu, onlara bu dünyada peşinen verilen bir rezilliktir; öteki dünyada ise, onları çok daha büyük bir azap beklemektedir.
34-Ancak, siz onları ele geçirmeden önce pişmanlık duyup tövbe eden ve kendiliklerinden teslim olanlar bunun dışındadır. Bunlar, kul haklarıyla ilgili bir suç işlememişlerse, İslâm devletine karşı işledikleri suçlardan dolayı cezâlandırılmazlar. Bilin ki Allah, çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.
İşte hem bu suçların kökünü kazımak, hem de dünya ve âhirette saâdete ulaşmak için:
35-Ey iman edenler! Allah’tan gelen ilkeler doğrultusunda hayatınıza yön vererek, her türlü kötülükten titizlikle sakının ve yaptığınız iyiliklerle yetinmeyerek, sizi O’na yaklaştıracak daha güzel ve yararlı davranışlar sergilemeye çalışın! Bunun için, karşınıza çıkacak her fırsatı, her imkânı ganîmet bilin! O’nun sevgisini kazanmak için türlü sebepler, vesîleler arayın ve O’nun yolunda malınızı ve canınızı fedâ ederek, yeryüzünde ilâhî adâleti egemen kılmak için var gücünüzle mücadele ve cihâd edin ki, dünyada ve âhirette kurtuluşa erebilesiniz! Bunun için, asıl yatırımı âhirete yapmalı, dünyanın gelip geçici güzelliklerine kapılıp da, sizi bekleyen gerçek hayatı ihmal etmemelisiniz:
36-Bu dünyanın gelip geçici nîmetlerine tamah ederek bütün insânî ve ahlâkî değerleri reddeden, böylece, bu değerlerin biricik kaynağı ve varlık sebebi olan ilâhî mesajı inkâr eden o zâlimler, Diriliş Günü azaptan kurtulmak için yeryüzündeki bütün nîmetleri ve bir o kadarını fidye olarak verseler bile, bu onlardan asla kabul edilmeyecektir. Onların hakkı, can yakıcı bir azaptır!
37-Cehenneme atıldıklarında, can havliyle ateşten çıkmak isteyecekler, fakat oradan asla çıkamayacaklar; çünkü onların hakkı, sürekli bir azaptır!
İşte, hem sizi bu korkunç azaptan kurtaracak, hem de mal ve can güvenliğinizi garanti altına alacak güzel bir vesîle:
38-Ey iman edenler! Hırsızlık edenlerin -ister erkek ister kadın olsun- işledikleri bu çirkin suça karşılık Allah tarafından ibret verici ve caydırıcı bir cezâ olarak sağ ellerini bilekten kesin! Zira açgözlülük ederek mazlumların kanını emen soyguncuları, hırsızları, dolandırıcıları ancak bu şekilde caydırabilirsiniz. O hâlde, sakın bu hükmü uygulama konusunda zâlimlere acımanız tutmasın. Unutmayın ki, Allah hem sizden çok daha merhametli ve âdildir, hem de sonsuz kudret ve hikmet sahibidir.
39-Ama kim de, yaptığı haksızlıktan sonra tövbe eder de, gücü yettiğince hatâsını telâfî etmeye çalışır ve hayatında tertemiz bir sayfa açarak kendisini düzeltirse, elbette Allah onun tövbesini kabul edecektir. Çünkü Allah, çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.
Yakalanmadan önce kendiliğinden teslim olan hırsıza el kesme cezâsı verilmez. Yakalandıktan sonra tövbe eden hırsıza gelince; Allah katında günahı bağışlansa bile, İslâm’ın bu dünyada vereceği cezâdan kurtulamaz. Çünkü Allah’tan başka hiç kimse, onun tövbesinde samîmî olup olmadığını bilemez.
Ey insanoğlu! Yüce Rabb’inin ilim, hikmet ve adâletine güven:
40-Bilmez misin ki, göklerin ve yerin hükümranlığı yalnızca Allah’a aittir? O, dilediğini cezâlandırır, dilediğini bağışlar. Fakat O’nun dilemesi, mutlak adâlet ve hikmet ölçülerine göredir. Şöyle ki, zulüm ve haksızlık yapanları cezâlandırır, iman edip güzel ve yararlı davranış gösterenleri bağışlar. Unutma ki, Allah her şeye kâdirdir.
Bunun için, zâlimlere karşı mücâdeleye devâm et:
41-Ey şanlı Peygamber! Gerek kalben inanmadıkları hâlde, sırf sizi kandırmak için ağızlarıyla “Biz de inanıyoruz!” diyen -fakat ortaya koydukları hayat tarzıyla İslâm’ı inkâr eden- ikiyüzlüler ve gerekse onlara akıl hocalığı yapan Yahudiler olsun; Allah’ın âyetlerini inkâr etmekte birbirleriyle âdetâ yarışa giren bu zâlimlerin yaptıkları, sakın seni ümitsizlik ve yılgınlığa düşürüp üzmesin!
Onlar, doğru söze tahammül edemezken, her türlü yalana kulak verirler; sana değer vermedikleri için yanına gelmeye bile tenezzül etmeyen diğer kâfirlerin görüşlerini dikkate alır, onların sözlerini dinler ve onlar adına casusluk faaliyeti yürütürler.
Kutsal Kitaptaki sözlerin anlamlarını kasten çarpıtarak değiştirirler.
Kurân’ın hakemliğine başvurmak isteyenlere, “Size şu hüküm verilirse onu kabul edin, fakat işinize gelecek bir hüküm verilmezse uzak durun!” diye tembih ederler.
Ve bu davranışlarının doğal sonucu olarak, sapıklığı hak etmiş olurlar: Allah kimi saptırmayı dilemişse, artık onun kurtulması için Allah’a karşı hiçbir şey yapamazsın.
İşte bunlar, kalplerini Allah’ın arındırmak istemediği kimselerdir. Onların hakkı, bu dünyada zillet ve alçaklığa düşmek, âhirette ise korkunç bir azâba uğramaktır!
42-Onlar, doğru sözden hoşlanmaz, her türlü yalana kulak verirler, haram yemeye de pek düşkündürler. Eğer bu tür insanlar, aralarında hakemlik etmen için sana gelirlerse serbestsin; ister aralarında hüküm ver, ister onları kendi başlarına bırak, ne hâlleri varsa görsünler. Eğer haklarında hükmetmekten kaçınarak onlardan yüz çevirirsen, sana hiçbir şekilde zarar veremezler. Yâni bu yüzden günaha girmiş olmazsın. Fakat aralarında hükmedeceğin zaman, adâletle hüküm ver! Kuşkusuz Allah, âdil davrananları sever.
Gerçi bu Yahudiler, hiçbir zaman Allah’ın hükmüne boyun eğmeye yanaşmazlar:
43-İçinde Allah’ın hükümleri bulunan Tevrat ellerinde dururken, nasıl oluyor da, kendi ırkları dışında bir peygamber kabul etmedikleri hâlde, arzularına uygun bir hüküm vermeni umarak senin hükmüne başvuruyorlar, sonra da hem Kurân’ın, hem Tevrat’ın ortak hükmü olan kararından yüz çeviriyorlar? Aslında bunlar, kendi kitapları olan Tevrat’a da inanmıyorlar!
Tevrat, her ne kadar Yahudiler tarafından tahrifata uğramış ve bazı bölümleri değiştirilmiş olsa da, aslı hak olan bir kitaptır:
44-Gerçek şu ki, içerisinde hikmet dolu öğütler, hidâyet ve aydınlatıcı nur bulunan o Tevrat’ı Biz indirdik. Nitekim, Musa’dan sonra gönderilen ve Allah’a içtenlikle boyun eğmiş olan Peygamberler, Yahudiler arasında onunla hükmederlerdi. Ayrıca, kendilerini Allah’a adamış olan âdil yöneticiler, yâni rabbânîler ve âlimler de ona göre hüküm verirlerdi. Çünkü onlar, Allah’ın kitabını öğrenmek, öğretmek ve uygulamak sûretiyle koruyup gözetmekle görevliydiler ve tüm hâl ve hareketleriyle, onun hak bir kitap olduğuna
şehadet eden hakikat şahitleri idiler.
Öyleyse insanlardan değil, Benden korkun! Benim gerek Tevrat, gerek İncil ve gerekse Kurân’daki âyetlerimi, -özellikle de, Son Elçiyi müjdeleyen Tevrat âyetlerini- servet, makam, şan, şöhret gibi basit menfaatlerle değiştirmeyin! Unutmayın ki, her kim Allah’ın egemenlik yetkisini reddederek O’nun indirdikleriyle hükmetmeyecek olursa, işte onlar, kâfirlerin ta kendileridir!
45-Biz onlar için -ve dolayısıyla sizin için de- cinâyet ve yaralamalarla ilgili olarak Tevrat’ta şu hükümleri yazdık: Cana karşılık can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve diğer yaralamalarda benzer şekilde kısas yapılacaktır. Fakat kim suçluyu affedip kısas hakkından vazgeçerse, bu da onun günahlarının bağışlanması için bir kefaret olacaktır.
Dikkat edin, bunlar Allah’ın hükümleridir. Her kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyecek olursa, işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir!
Fakat Allah’ın hükmü, yalnızca Tevrat’tan ibâret değildir:
46-Derken o peygamberlerin izleri üzerinde, kendisinden önceki Tevrat’ı onaylayan ve çarpıtılan hükümlerini düzelterek onu hurâfelerden arındıran Meryem oğlu İsa’yı gönderdik.
Ve ona, Rablerinin emrine saygıyla bağlanan o takvâ sahipleri için bir yol gösterici ve bir öğüt olmak üzere, kendisinden önceki Tevrat’ı tasdik eden ve içerisinde hidâyet ve aydınlık bulunan İncil’i verdik.
47-O hâlde İncil’e iman edenler, uydurdukları hurâfelere değil, Allah’ın onda indirdiklerine göre hükmetsinler. İncil ve Tevrat, uğradıkları tahrifâta rağmen Allah’ın varlığını, birliğini ve Son Elçiye imanın gerekliliğini açıkça ortaya koyar. Her kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyecek olursa, işte onlar, doğru yoldan sapan fâsıkların ta kendileridir!
Fakat Allah’ın hükmü, yalnızca Tevrat ve İncil’den de ibâret değildir:
48-Ey Muhammed! Sana da, daha önceki kutsal kitapları tasdik edici ve tahrif edilmiş, çarpıtılmış hükümlerini düzelterek onları hurâfelerden ayıklayan bir denetleyici olarak, hak ve hakîkati ortaya koyan ve doğrunun, gerçeğin ta kendisi olan bu Kitabı hak ile indirdik.
Öyleyse, Allah’ın bu Kitapta indirdikleriyle insanların aralarında hükmet! Sakın sana gelen hakîkati bırakıp da, onların arzu ve heveslerine uyma! Şunu bil ki:
Biz, bütün Peygamberleri ve ümmetlerini aynı inanç ve ahlâk kuralları etrafında birleşen bir tek ümmet yaptıysak da, ayrıntılı hukuk kuralları konusunda her biriniz için farklı bir yol ve yöntem belirledik. Eğer Allah dileseydi, bütün ümmetlere aynı şeriatı emrederek hepinizi tek tip bir toplum yapabilirdi; fakat sizlere verdiği farklı imkânlar, yetenekler, eğilimler, nîmetler ve belâlar çerçevesinde sizi imtihân etmek için her ümmete, kendi ihtiyaçlarına, ortam ve şartlarına, kültürel gelişimine uygun farklı bir şeriat, farklı bir hukuk sistemi belirledi.
O hâlde, dosdoğru hükümleri içinde barındıran bu Son Kitabın ışığında, en güzel toplumu oluşturmaya çalışın! İnkârcıların aldatıcı propagandalarına kulak asmadan, kendi yolunuzda kararlılıkla ilerleyin. En iyiyi, en güzeli ortaya koymak için çalışarak, hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Unutmayın ki, hepiniz eninde sonunda Allah’ın huzuruna varacaksınız. O zaman Allah, anlaşmazlığa düştüğünüz her konuda aranızda hükmünü verecektir!
49-Evet, ey Muhammed, sana bu Kitabı indirdik ve “Hangi dinden olurlarsa olsunlar, onların arasında Allah’ın indirdikleriyle hükmet, sakın onların heveslerine uyma! Allah’ın sana indirdiklerinin bir kısmından bile seni saptırmamaları için, onlara karşı son derece dikkatli ol!” diye emrettik.
Eğer bütün bu uyarılara rağmen, yine de Allah’ın Kitabından yüz çevirecek olurlarsa; bil ki Allah, bazı günahları yüzünden onları bu şekilde cezâlandırmak istiyordur. Zaten insanların çoğu, yoldan çıkmaya eğilimlidir.
Peki bu zâlimler, Kurân’ın rehberliğinden uzak kaldığı zaman, insanlığın başına neler geleceğini bilmiyorlar mı?
50-Yoksa onlar, İslâm öncesi câhiliye döneminin, hak hukuk tanımayan kanun ve hükümlerini mi hayata egemen kılmak istiyorlar? Allah’ın yegane rab ve tek ilah olduğu gerçeğinin yok sayıldığı sadece O’na kul köle olma imkanlarının yok edildiği, vahyin hayata hakimiyet hakkının kaldırıldığı bir hayat tarzı mı istiyorlar? Hâlbuki, yürekten inanan bir toplum için, Allah’tan daha iyi kim hüküm verebilir? O hâlde:
51-Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları yani bâtıl ideolojilerin mimarlarını, samîmî ve güvenilecek bir dost, sözü dinlenecek bir yönetici, himayesine sığınılacak bir koruyucu, kısaca veli edinmeyin! Unutmayın ki onlar, ancak birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden her kim onları dost edinecek olursa, o da onlardandır. Çünkü Allah, kâfirlerle böyle sıkı fıkı ilişkiler içinde olan zâlimleri doğru yola iletmez!
52-Kalplerinde hastalık olan şu münâfıkların, “Kâfirlerin günün birinde gâlip gelmeyeceği ne malum? İyisi mi, biz şimdiden tedbirimizi alalım, zira başımıza bir belâ gelmesinden korkuyoruz!” diyerek kâfirlere şirin gözükmek için çırpındıklarını, hep onlara yöneldiklerini görürsün.
Fakat yakında Allah, kâfirleri hezimete uğratarak size vaadettiği zaferi nasip edecek, yâhut katından bir buyruk göndererek münâfıkların bütün plânlarını suya düşürecektir; işte o zaman, yüreklerinde Allah’a ve müminlere karşı çirkin düşünceler besledikleri ve kâfirleri kendilerine dost ve yardımcı edindikleri için büyük bir pişmanlık duyacaklardır!
53-Allah ve Elçisine tam bir güvenle iman edenler ise, savaşta esir ettikleri kâfirlere, münâfıkları işâret ederek “Sizin yanınızda olacaklarına dâir var güçleriyle Allah’a yemin edenler bunlar mıydı? Bakın, nasıl da bütün beklentileri ve gayretleri boşa gitti de, rezil olup hüsrana uğradılar!” diyecekler.
54-Ey iman edenler! İçinizden her kim dininden dönecek olursa, Allah onları yok eder ve yerlerine öyle bir toplum getirir ki; hem Allah onları sever, hem de onlar Allah’ı severler; inananlara karşı çok merhametli ve alçakgönüllü, kâfirlere karşı da son derece şahsiyetli ve onurludurlar; Kurân’ın ortaya koyduğu hayat sistemini yeryüzünde hâkim kılmak için Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihâd ederler. Bu yolda karşılarına çıkabilecek hiçbir engel onları durduramaz. Çünkü onlar, hiç kimsenin kınamasından, tehdit ve işkencesinden korkmazlar. Yalnızca Rabb’lerinin rızasını kazanmak amacıyla, emîn ve kararlı adımlarla hedefe doğru yürürler.
İşte bu, Allah’ın lütfudur, onu dilediğine bahşeder. Ayrıca, ilâhî lütfa nâil olmak isteyen ve bu yolda gereken çabayı harcayan her kuluna rahmet kapılarını sonuna kadar açar. Öyleyse, güzel davranışlar göstererek O’nun lütfuna lâyık kullar olmaya çalışın. Unutmayın ki, Allah’ın lütuf ve merhameti sınırsızdır, O her şeyi bilendir.
Peki kendinize kimi dost edineceksiniz?
55-Sizin yardımcınız, koruyucunuz ve gerçek dostunuz kâfirler ve münâfıklar değil; ancak Allah’tır, O’nun Elçisidir ve tam bir teslimiyetle O’na boyun eğerek namazlarını kılan, zekâtlarını veren müminlerdir!
56-Her kim Allah’ı, Elçisini ve müminleri kendisine dost edinirse, ona müjdeler olsun, hak ile bâtılın mücâdelesinde üstün gelecek olanlar, kesinlikle Allah’ın tarafında yer alanlardır!
O hâlde;
57-Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine Kitap verilmiş olan Yahudi ve Hıristiyanlardan, dininizle alay edip eğlenenleri ve ilâhî vahiy gerçeğini tümüyle inkâr eden diğer kâfirleri kendinize yönetici, koruyucu, yardımcı, dost, müttefik, yâni veli edinmeyin ve bu Kitaba gerçekten inanıyorsanız, zâlimlerle aynı cephede yer almama konusunda Allah’a karşı gelmekten titizlikle sakının!
İşte kâfirlerin, kutsal değerlerinizi nasıl tahkir ettiğini gösteren çarpıcı bir örnek:
58-Ezan okuyup insanları namaza çağırdığınız zaman, onunla alay edip eğlenirler. İslâm’ın en önemli sembollerinden biri olan ezandan rahatsızlık duyar, onu susturmak için ellerinden geleni yaparlar. Çünkü onlar, akıllarını kullanmayan anlayışsız bir toplumdur.
59-Ey Peygamber ve ey onun izinden yürüyen Müslüman! Yahudi ve Hıristiyanlara de ki: “Ey Kitap Ehli! Siz bize, Allah’a iman ettiğimiz; hem bize, hem de bizden önce indirilen vahiylere inandığımız ve sizin pek çoğunuz yoldan çıkmış kimseler olduğunuz için mi düşmanlık ediyorsunuz?”
60-Sözlerine devâmla de ki: “Demek bunlara iman ettik diye suçluyuz, öyle mi? Peki, Allah katında bundan daha ağır bir cezâyı kimlerin hak ettiğini size bildireyim mi? Onlar, kendileriyle övünerek izinden yürüdüğünüz atalarınızdır. Yâni, isyankârlıklarından dolayı Allah’ın lânetlediği; peygamberleri öldürdükleri için gazâb ettiği; sözlerinden caydıkları için ahlâkî çöküntüye uğratıp doyumsuz maymunlara ve tepeden tırnağa pisliğe batmış domuzlara dönüştürdüğü ve böylece, yeryüzünde zulüm sistemini kurumsallaştıran azgın yönetimlere, yâni tağutlara kul köle yaptığı kimselerdir!
İşte, ilâhî ölçülere göre en kötü yerde bulunanlar ve doğru yoldan en çok sapmış olanlar, bunlardır.
61-Yahudiler sizin yanınıza geldikleri zaman, “Biz de inanıyoruz!” derler. Oysa yanınıza girerken inkârcı olarak girmiş ve yine inkârcı olarak çıkmışlardır. Fakat Allah, kalplerinde neler gizlediklerini çok iyi bilmektedir!
İşte, inkârcılıklarının sonucu olarak:
62-İçlerinden pek çoğunun günah işlemekte, düşmanlık etmekte ve haram yemekte birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Ne kötü işler yapıyorlar!
63-Peki, başlarındaki din âlimlerinin ve hahamların, onları günahkârca söz söylemekten ve haram yemekten alıkoymaları gerekmez miydi? Fakat onlar görevlerini yerine getirmediler, kötülük karşısında susarak onu desteklemiş oldular. Gerek önderlerinin, gerek kendilerinin yaptıkları şey ne kötüdür! O kadar ki:
64-Yahudilerden bazıları, “Siz Müslümanların inandığı Allah’ın eli sıkıdır, baksanıza, sizi yoksulluk içinde kıvrandırıp duruyor! Eğer gerçekten doğru yolda olsaydınız, Allah kudret ve zenginliği bize değil, size verirdi. Aslında bize de bu kadar değil daha çok vermeliydi” dediler. Bu sözlere itiraz etmeyen diğer Yahudiler de, aynı iddiaya iştirak etmiş oldular. Bu sözlerinden dolayı, kendi elleri bağlandı ve cimrilik, korkaklık, alçaklık, değişmez karakterleri oldu; böylece, ilâhî nîmetlerden mahrum bırakılarak Allah tarafından lânetlendiler.
Oysa Allah ne cimridir, ne de güçsüz! Bilakis, elleri alabildiğince açıktır, kudret ve cömertliğinin sınırı yoktur, lütuf ve nîmetlerini, ezelî ilim ve hikmetine uygun olarak, dilediği kimselere, dilediği şekilde dağıtır. Bazen azılı kâfirleri nîmetlere boğarken, en sevdiği kullarını belâ ve musîbetlere uğratabilir. Zira bu dünya, imtihân yeridir, iyilik ve kötülüklerin tam karşılığının verileceği yer ise, âhirettir. Ama maddî güç ve zenginlikten başka değer ölçüsü tanımayan kâfirler, sahip oldukları geçici nîmetlerin, kendilerinin doğru yolda olduğunu gösteren birer delil olduğunu sanırlar. Hâlbuki, herhangi bir kişi veya toplumun doğru yolda olduğunu belirlemek için, onların dünyada sahip oldukları güç ve zenginliğe değil; doğruluk, erdemlilik, adâlet gibi üstün ahlâkî değerlere ne derece bağlı olduklarına bakmak gerekir. Kaldı ki, Allah, yeryüzünde ilâhî adâleti egemen kılmak için varını yoğunu fedâ eden müminlere, -çetin bir mücâdele sonunda- bu dünyada güç ve zenginlik de bahşedecektir. Çünkü dünyanın da, âhiretin de maddî-mânevî tüm güzelliklerini size kazandıracak olan asıl zenginlik, bu Kurân’dır. Ama ne var ki:
Rabb’inden sana indirilen şu muhteşem âyetler, onlardan bir çoğunun azgınlık ve kâfirliğini artıracaktır. Fakat onlardan korkmayın, size zarar veremezler. Zira Biz, gerek Yahudi gerek Hıristiyan olsun, onların arasına, ta kıyâmete kadar sürecek düşmanlık ve nefret koyduk; ne zaman Müslümanlara karşı düşmanlıklar depreşir de, bir savaş ateşi tutuşturmaya kalkışsalar, Allah onu söndürecek ve heveslerini kursaklarında bırakarak onları birbirlerine düşürüp darmadağın edecektir. Fakat yine de akıllanmayacak, yeryüzünde sürekli bozgunculuk, fitne ve fesat çıkarmaya çalışacaklar. Allah ise, fesat çıkaranları sevmez. Sevmediği için de belâlarını verir.
Ama tövbe edip kurtulmak için, hâlâ ellerinde fırsat var:
65-Şâyet Kitap Ehli diye bilinen Yahudi ve Hıristiyanlar, Allah’a ve bütün elçilerine gereğince iman etmiş ve azgınlıktan, isyankârlıktan sakınıp korunmuş olsalardı, şu ana kadar işledikleri bütün günahlarını bağışlar ve kendilerini nîmet dolu cennet bahçelerine yerleştirirdik.
66-Evet, eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rab’leri tarafından kendilerine gönderilen bu son ilahi vahyi içtenlikle kabullenip hayatın her alanında uygulamış olsalardı, hiçbir yoksulluk görmezlerdi. Onları tepeden tırnağa nîmetlere boğardık; böylece üstlerinden yağan göğün ve ayaklarının altından fışkıran yerin nîmetlerinden yararlanırlar ve yerlerdi. Gerçi içlerinde, aşırılıktan uzak, ölçülü ve dengeli insanlar da yok değil; fakat çoğunluğu, o kadar kötü işler yapıyorlar ki!
O hâlde, Müslümanlara büyük bir görev düşüyor:
67-Ey Peygamber ve peygamberin izinden yürüyen Müslüman! Rabb’inden sana indirilen bu âyetleri tüm insanlığa açıkça bildirerek tebliğ et! Şâyet bunu yapmayacak olursan, elçilik görevini yerine getirmemiş olursun! Sakın zâlimlerden korkup gevşekliğe kapılma, çünkü Allah, seni insanlardan gelecek tehlikelere karşı koruyacaktır. Unutma ki, sen kendi üzerine düşeni yaptığın takdirde, Allah kâfirleri asla başarıya ulaştırmayacak, onları doğru yola iletmeyecektir.
İşte bu tebliğ görevini yerine getirmek üzere:
68-Yahudi ve Hıristiyanlara seslenerek de ki: “Ey ilâhî mesaja inandığını iddia eden Kitap Ehli! Siz Tevrat’ı, İncil’i ve Rabb’iniz tarafından size gönderilen bu son vahyi kendinize rehber edinip onu gereğince uygulamadıkça, asla sağlam bir temele dayanmış olamazsınız. Allah’ın ayetlerinden bir kısmını benimseyip, bir kısmını reddederseniz, diğer kâfirlerden bir farkınız kalmaz.”
Ey peygamber! Rabb’inden sana indirilen şu muhteşem âyetler, onlardan bir çoğunun azgınlık ve kâfirliğini iyice artıracaktır. Fakat sen, bu inkârcılar için kendini üzme, ümitsizliğe kapılma; fakat iman edecek olanları da şimdiden müjdele:
69-Gerçek şu ki; Kurân’a iman ettiklerini iddia edenler, Hz. İsa’ya ve Hz. Muhammed’e inanmadıkları hâlde, Allah’ın seçkin ve imtiyazlı kulları olduklarını öne süren Yahudiler, yıldızlara tapan Sâbiiler, Son Elçiyi inkâr eden ve İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu öne süren Hıristiyanlar, Zerdüşt’ün izleyicileri olduklarını iddia eden ve ateşe tapan Mecusiler ve diğerleri... Evet, hangi dine, hangi ırka ve hangi cemaate mensup olursa olsun, insanlar arasından her kim Allah’a ve âhiret gününe islamın istekleri doğrultusunda gereği gibi inanır ve O’nun mesajları doğrultusunda doğru ve yararlı işler yaparsa, işte onlar, zâlimlerin başına bir kâbus gibi çökecek olan o Hesap Gününde ne korkuya kapılacaklar, ne de üzülecekler!
Cennete girebilmenin tek yolu, Allah’a ve âhiret gününe gereğince inanarak ilâhî prensiplerin belirlediği biçimde yararlı ve güzel davranışlar ortaya koymaktır. Nitekim:
70-Andolsun ki, İsrailoğullarından Allah’ın gönderdiği her peygambere iman edeceklerine dâir İsrail Oğullarından kesin bir söz almış ve onlara nice peygamberler göndermiştik. Fakat ne zaman bir peygamber, onlara hoşlarına gitmeyecek bir hüküm getirdiyse, verdikleri sözden cayarak bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler, ellerinden gelse bugün de hiç çekinmeden öldürürler.
71-Bu davranışlarından dolayı başlarına bir belâ gelmeyecek sandılar, böylece hakîkat karşısında kör ve sağır kesildiler! Sonra belâ üstüne belâya uğrayınca, pişman olup tövbe ettiler ve Allah tövbelerini kabul etti. Sonra da, işte bu Son Elçiyi gönderdi, fakat içlerinden pek çoğu, ona karşı da kör ve sağır kesildiler. Allah, yaptıkları her şeyi görmektedir. Ve kesinlikle cezâsını verecektir.
72-Andolsun ki, “Allah, Meryem oğlu İsa Mesih’tir!” diyenler, aynen onu inkâr edenler gibi, kelimenin tam anlamıyla kâfir olmuşlardır! Oysa bizzat İsa Mesih, “Ey İsrail Oğulları! Benim de Rabb’im, sizin de Rabb’iniz olan Allah’a kulluk ve ibâdet edin, hiç kimseyi ilâhlaştırıp O’na ortak koşmayın! Zira her kim Allah’a ortak koşacak olursa şunu iyi bilsin ki, Allah ona cenneti kesinlikle yasaklayacak ve onun varacağı yer, cehennem olacaktır! Ve o Gün hiç kimse, zâlimlere yardım edemeyecektir!” demişti.
73-Ve yine andolsun ki, “Allah üçün üçüncüsüdür!” diyenler de kâfir olmuşlardır! Yâni, “Baba bir ilâh, Kutsal Ruh bir ilâh, Oğul İsa bir ilâhtır; fakat hiç biri tek başına Allah değildir; Allah, ancak birbirlerini tamamlayan bu üç ilâhın birleştiği Tanrıdır.” diyen Hıristiyanlar da kâfir olmuşlardır. Gerçek şu ki, Allah eşi ortağı olmayan biricik ilâhtır ve O bir tek İlâh’tan başka ilâh yoktur!
Şâyet onlar, bu çirkin iddialarından vazgeçmeyecek olurlarsa, içlerinden inkâr edenlere kesinlikle can yakıcı bir azap dokunacaktır!
Şu hâlde, insaf ve vicdan sahibi olan Yahudi ve Hıristiyanlar daha ne bekliyorlar?
74-Hâlâ pişmanlık ve gözyaşlarıyla Allah’a yönelip O’ndan af dilemeyecekler mi? Zira O’nun rahmetinden asla ümit kesilmez. Ümit kesmeyenlere ne mutlu; çünkü Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.
İsa Mesih ile ilgili işin doğrusuna gelince:
75-Meryem oğlu İsa Mesih, ne Tanrıdır, ne de Tanrının oğlu! O, sâdece Allah’ın gönderdiği diğer peygamberler gibi bir peygamberdir. Nitekim ondan önce de, kendisi gibi nice peygamberler gelip geçmişti. Mesela Allah, İsa Mesih’in eliyle ölülere can verdiği gibi, daha önce Mûsâ’nın eliyle asâya can vererek kuru bir sopayı korkunç bir yılana dönüştürmüştü ki, bu daha hayret verici bir mûcizedir. Yine Allah Mesih’i babasız yarattığı gibi, daha önce Âdem’i hem babasız hem annesiz olarak yaratmıştı ki, bu daha enteresan bir yaratılıştır.
Annesi Meryem ise, son derece dürüst ve tertemiz bir kadındı. Fakat bu üstün özelliklere rağmen, onlar da sizin gibi birer insandı. Örneğin ikisi de her fâni insan gibi acıkır, susar ve yiyip içerlerdi. Bunlar, yaratılmışlara mahsus özelliklerdir. Oysa Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir.
Bak, Biz onlara âyetlerimizi nasıl açıkça bildiriyoruz; onlarsa nasıl da göz göre göre hakîkatten yüz çevirip dönüyorlar!
76-Şimdi ey hakîkat yolcusu, Allah’tan başka otoriteler kabul eden tüm kâfirlere seslenerek de ki: “Siz hâlâ Allah’ın yanı sıra, O dilemedikçe size en ufak bir zarar veya fayda veremeyecek olan âciz varlıklara mı kulluk edeceksiniz? Hâlbuki, her şeyi işiten ve her şeyi bilen, yalnızca Allah’tır!
77-De ki: “Ey geçmiş Kutsal Kitaplara inandığını iddia eden Hıristiyan ve Yahudiler! Sakın dininizde olmayan bidat ve hurâfeleri ona ekleyerek inancınızda aşırılıklara dalmayın; Son Elçi gönderilmeden çok daha önce hem kendileri sapmış, hem de diğer birçoklarını saptırmış ve hâlen de doğru yoldan sapmakta olan sözde din adamları ve kilise topluluğunun saçma iddialarını körü körüne taklit edip de, onların arzu ve heveslerine uymayın!”
Uyarsanız ne olur? Târihe bakın ve ibret alın:
78-İsrail Oğulları arasından Allah’ın elçilerini inkâr edenler, Davud’un ve İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdir! Çünkü bunlar, hem Allah’ın emirlerine karşı geliyor, hem de saldırganca davranıp azgınlık ediyorlardı.
Bütün bunların da temel sebebi şuydu:
79-Onlar, içlerinden biri kötülük yapınca, onu bundan vazgeçirmeye çalışmazlardı. Kendileri ibâdetlerini eksiksiz yapar, fakat bunu başkalarına tebliğ etmezlerdi; kendileri kötülüklerden uzak durur, fakat yapanları engellemeye çalışmazlardı. Böylece kötülükler karşısında susmakla onu onaylamış ve işlenen suça iştirak etmiş olurlardı. Bu davranışları, gerçekten ne kadar çirkindi!
İşte bugün de aynı kötülükleri yapıyor, tıpkı öncekiler gibi lâneti hak ediyorlar:
80-Onlardan çoğunun, ilâhî vahiy ve âhiret gerçeğini inkâr eden kâfirlerle samîmî bir ittifak ve dostluk içinde olduklarını görürsün. Bencillikleri, kendilerine âhiret hayatı için ne kötü bir şey hazırladı: Allah, onları gazâba uğrattı; bu yüzden onlar, sonsuza dek azap çekecekler!
Kâfirlerle bu denli sıkı fıkı olmaları, kendilerinin de aslında kâfir olduğunu gösteriyor, çünkü;
81-Eğer onlar Allah’a, Elçisine ona indirilen âyetlere iman etmiş olsalardı, kâfirleri dost edinmezlerdi; ne var ki, onların çoğu hak yoldan sapmış fâsıklardır!
Bununla beraber, hepsinin size karşı düşmanlığı eşit derecede değildir:
82-İnsanlar içerisinde Müslümanlara düşmanlıkta en şiddetli olanların, öncelikle Yahudiler ve onlardan sonra, putperest müşrikler olduğunu göreceksin. Yine insanlar arasında Müslümanlara sevgi ve şefkat bakımından en yakın olanların ise, “Biz Hıristiyan’ız!” diyen ve Allah’ın varlığına, birliğine, kitaplarına, elçilerine içtenlikle iman eden gerçek muvahhidler olduğunu göreceksin. Çünkü onların içinde, ilim ve ibâdetle meşgul olan dürüst din âlimleri ve kendilerini Allah’a adamış zahitler vardır ve onlar, kendilerine tebliğ edilen Kurân karşısında asla kibre kapılmazlar. İşte bu ahlâk ve erdemlilikleri, onları dosdoğru Kurân’a yöneltir:
83-Onların, bu Elçiye indirilen âyetleri dinledikleri zaman, hiç de yabancısı olmadıkları bu hakîkatten müthiş etkilenerek, gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün. Kurân’ı duyar duymaz, Allah’a el açıp yalvararak şöyle derler: “Ey Rabb’imiz! İsa Mesih’in yıllar öncesinden müjdelediği Son Elçiye iman ettik; o hâlde, bizi de hakîkate şâhitlik eden şu Müminlerle birlikte iman kervanının bir neferi olarak yaz!”
84-“Öyle ya, Rabb’imizin bizi dünya ve âhirette iyi insanların arasına katmasını ümitle bekleyip dururken, Allah’a ve O’ndan bize gelen gerçeğe niçin iman etmeyelim ki?”
85-Bu sözlerine karşılık Allah, onları ağaçlarının altından ırmaklar çağıldayan ve sonsuza dek içinde yaşayacakları cennet bahçeleriyle ödüllendirecektir. Güzel davranış gösterenlerin mükâfatı, işte budur.
86-Ayetlerimizi yalan sayarak hak dini inkâr edenlere gelince; onlar da cehennem halkıdır ve sonsuza dek orada kalacaklar!
Fakat bazı Hıristiyan zahitlerden, rahiplerden övgüyle söz edildi diye, ruhbanlığı iyi bir şey zannetmeyin:
87-Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı o temiz ve hoş nîmetleri kendinize haram kılmayın; güya Allah’a yaklaşma adına kendinizi hayatın güzelliklerinden mahrum bırakmayın! Fakat dünya zevklerinden faydalanacağım diye başkalarının hakkını çiğneyerek sınırı da aşmayın! Çünkü Allah, sınırı aşanları sevmez.
88-O hâlde, haramı helâli birbirine karıştırmadan, Allah’ın size vermiş olduğu helâl ve temiz nîmetlerden yiyin! Bu arada, kendisine iman etmiş olduğunuz Allah’tan gelen emirlere sımsıkı sarılarak, kötülüğün her çeşidinden titizlikle sakının! Sakının da, olur olmaz her şeye yemin ederek kendinizi sıkıntıya sokmayın! Bununla birlikte:
89-Allah sizi, yemin kastı olmaksızın ağzınızdan kaçıveren, ya da doğru olduğuna inanarak ettiğiniz, fakat daha sonra gerçeğe aykırı olduğu anlaşılan yeminlerinizdeki yanılgıdan dolayı sorumlu tutmaz. Fakat sizi, kasıtlı olarak yaptığınız yeminlerden sorumlu tutacaktır.
Böyle bilerek yemin ettikten sonra, onu yerine getirmemenin daha hayırlı olduğunu görürseniz, yemininizi bozmalısınız. Ancak bu veya başka bir sebeple yemininizi bozacak olursanız, yine onun cezasını ödemelisiniz ki, buna yemin kefâreti denir. Yemin kefâreti şudur:
a-Kalite, miktar ve öğün sayısı olarak kendi âilenize yedirdiğinizin orta derecesinden, on fakiri bir gün boyunca doyurmak,
b-Veya onları altlı üstlü takım hâlinde giydirmek,
c-Ya da bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaktır. Bu üçünden birini seçmekte serbestsiniz.
Fakat fakir olduğu için bunlardan hiçbirini bulamayan, üç gün arka arkaya oruç tutmalıdır. Oruç tutacak gücü de yoksa, yalnızca tövbe istiğfar etmekle yetinir. İşte, yemin ettiğiniz ve onu bozduğunuz zaman, yemininizin kefareti budur.
Eğer yeminin bozulmasından dolayı başkaları da zarar görmüş olursa, bu da ayrıca telâfî edilmelidir. Bir de, nasıl olsa kefaretini öder kurtulurum diyerek, iyice düşünmeden, olur olmaz yeminler etmeyin, ettiğiniz zaman da -eğer bir günaha sebep olmayacaksa- gücünüz yettiğince ona bağlı kalın; kısacası, yeminlerinizi koruyun!
İşte Allah, size âyetlerini böyle açıkça bildiriyor ki, şükredesiniz.
90-Ey iman edenler!
1-Şarap başta olmak üzere, bütün sarhoşluk verici ve uyuşturucu maddeler,
2-Kumar, yâni haksız kazanca sebep olan her çeşit şans oyunları,
3-Allah’ın hükümlerinin reddedilerek O’ndan başka ilahlaştırılan varlıkları temsil etmek üzere ortaya konan işâretler, semboller, rozetler, dikili taşlar, heykeller, putlar,
4-Ve yapacağınız işlerde, ilâhî vahyi rehber edinip, karar vermek yerine; medyumluk, astroloji, fal okları (5-Mâide:3) gibi bâtıl inançlarla hayatınızı yönlendirmeniz size yasaklanmıştır.
İşte bütün bunlar, şeytan işi iğrenç birer pislikten başka bir şey değildir! O hâlde, bunlardan uzak durun ki, dünya ve âhirette kurtuluşa eresiniz!
Bunların haram kılınma hikmetine gelince:
91-Şeytan, içki ve kumar yoluyla aranıza kin ve düşmanlık sokmaya, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymaya çalışır. Öyleyse, hâlâ bunlardan vazgeçmeyecek misiniz?
O güne kadar içki müptelâsı olan insanlar, bu âyeti duyar duymaz, ellerindekini atıyor, Allah’ın “Artık vazgeçmeyecek misiniz?” soruna cevap olarak, göklere “Vazgeçtik ya Rab, vazgeçtik ya Rab!” nidâları yükseliyordu.
İşte bu örnek toplumun yetişmesi için:
92-Ey iman edenler! Allah’a ve Elçisine itaat edin, Allah’ın Kitabına ve bu Kitabın pratik hayata uygulanmasında mükemmel bir örnek olan Peygamberin sünnetine sımsıkı sarılın! Kötülere ve kötülüklere karşı son derece dikkatli ve uyanık olun! Eğer itaatten yüz çevirecek olursanız şunu iyi bilin ki, İslâm’dan uzaklaşmakla sâdece kendinize zarar vermiş olursunuz, zira Elçimizin görevi sizi zorla Müslüman yapmak değil, yalnızca Allah’ın emirlerini apaçık tebliğ etmektir ve o görevine devam edecektir.
Peki, bu âyetler gönderilmeden önce yenilip içilenler ne olacak?
93-Daha önce iman edip doğru ve yararlı işler yapanlara, günaha girmekten titizlikle sakındıkları ve bundan böyle aynı kararlılıkla iman edip güzel davranışlar gösterdikleri sürece, önceden yiyip içtikleri şeylerden dolayı bir günah yoktur. Yeter ki, herhangi bir yiyecek veya içeceğin yasaklığını bildiren ilâhî hükmü öğrendikten sonra, yine kötülüklerden korunmaya devâm etsinler, yeni tanıştıkları her âyete yeniden ve yeniden iman etsinler ve sonra da, ömürlerinin sonuna kadar fenâlığın her çeşidinden kaçınarak ellerinden geldiğince iyilik yapmaya devâm etsinler.
Hiç kuşkusuz Allah, güzel davrananları sever.
Ve kimlerin bu sevgiye lâyık olduğunu sizlere de göstermek üzere, kullarını imtihân eder:
94-Ey iman edenler! Allah, ellerinizin ve mızraklarınızın ulaşabileceği ve kolayca avlayabileceğiniz bir takım av hayvanlarını, hac esnasında ayağınıza kadar getirerek bunlarla sizi mutlaka deneyecektir ki, Allah’tan başka hiç kimse kendisini görmediği hâlde O’na saygı duyanları böylece ortaya çıkarsın. Şu hâlde, sakın tutkularınıza yenik düşüp de Allah’ın kanunlarını çiğnemeyin, zira;
Bütün bunlardan sonra, her kim Allah’ın çizdiği sınırları aşacak olursa, onun için can yakıcı bir azap vardır!
Allah, zararı açıkça bilinen içki, kumar, cinâyet ve benzeri kötülükleri yasakladığı gibi, ilk bakışta hikmetini anlayamayacağınız bir takım emir ve yasaklarla da sizi imtihân edecektir:
95-Ey iman edenler! Hac veya umre ibâdetini yerine getirmek üzere ihrama girdiğiniz zaman, zararından korunmak amacıyla öldürdüğünüz hayvanlar hariç, karada yaşayan hiçbir av hayvanını öldürmeyin. Bir de, ihramlı olmasanız bile, Mekke’nin harem bölgesinde avlanmayın. Fakat başkasının -sizin talimatınız olmaksızın- avladığı hayvanın etinden yiyebilirsiniz. Denizde, gölde, ırmakta avlanmak ise, her durumda helâldir.
İçinizden her kim böyle bir hayvanı kasten öldürürse, bunun cezâsı, aranızdan iki âdil hakemin vereceği karara göre;
1-Öldürdüğü hayvana denk olabilecek deve, sığır, koyun, keçi gibi bir hayvanı kurban edilmek üzere Kâbe’ye göndermek,
2-Ya da, yine o hakemlerin belirleyeceği sayıda fakiri doyurmak,
3-Yâhut buna denk gün oruç tutmak sûretiyle, günahına kefâret ödemektir. Yâni, doyurması gereken her bir yoksula verilecek miktar karşılığında bir gün oruç tutmalıdır. İşte, harem bölge sınırlarında veya ihramlıyken av hayvanı öldüren kişi, bu fidyelerden birini ödemelidir. Ta ki, yaptığı bu çirkin işin cezâsını çekmiş olsun.
Bununla birlikte, Allah geçmişte olup bitenleri affetmiştir. Fakat her kim günaha dalarak İslâm dışı hayat tarzına geri dönerse, Allah da onu hem dünyada, hem de âhirette cezâlandıracaktır! Unutmayın; Allah, mutlak üstünlük ve kudret sahibidir, sonsuz şefkat ve merhametine rağmen, inkâr ve isyankârlığın cezasını verendir!
Gerçi ihramlıya, avlanmanın her çeşidi haram kılınmış değildir.
96-Hem sizin gibi yerleşik hayat yaşayanların, hem de göçebe hayatı yaşayan gezginlerin ve yolcuların faydalanması için, denizde ve dere, ırmak, göl gibi temiz sularda avlanmak ve dalgaların kıyıya sürükledikleri dahil olmak üzere, her çeşit deniz ürünlerini yemek, size -hac sırasında ihramlıyken bile- helâl kılınmıştır. Fakat ihramda olduğunuz sürece, yalnızca kara avı yapmanız size yasaklanmıştır. O hâlde, hepinizin eninde sonunda gelip huzurunda toplanacağı Allah’tan gelen prensiplere sımsıkı sarılarak, kötülüğün her çeşidinden titizlikle sakının!
Peki, Mekke’de avlanma yasağının ne hikmeti, ne faydası olabilir?
97-Allah Kâbe’yi, yâni o Kutsal Evi, insanlığın ekonomik, siyâsî, kültürel, ahlâkî yönlerden kalkınması ve ilerlemesi için önemli bir merkez kılmıştır. Aynı şekilde, savaşmanın yasaklandığı kutsal ayları, hacıların, Kâbe’de kurban etmek üzere yanlarında getirdikleri kurbanlıkları ve hac dışında, Allah’a adandıklarının bir belirtisi olarak boyunlarına işâretler takılarak süslenen kurbanlıkları da Allah’a kulluğu temsil eden birer sembol kılmıştır. Bütün bunlar, Allah’ın göklerde ve yerde olup biten her şeyi bildiğini ve O’nun her konuda en mükemmel bilgiye sahip olduğunu anlamanız için ortaya konan birer işâret, birer semboldür.
98-Unutmayın; Allah’ın cezâlandırması çetindir, bununla birlikte, O’nun affı ve merhameti de sınırsızdır.
Ey insanlar! İşte bunlar, Rabb’inizin buyruklarıdır. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr! Unutmayın ki;
99-Peygamberin görevi, ancak bu hakîkati size tebliğ etmektir. Açıktan yaptığınız ve gizlediğiniz her şeyi bilen ise, yalnızca Allah’tır.
100-O hâlde, ey Müslüman! İnsanın iradesine ve sorumluluk duygusuna seslenerek de ki: “Ey insan; kötü ve zararlı şeylerle iyi ve faydalı şeyler asla bir olmaz, kötü olanların bir çoğu senin hoşuna gitse bile! Örneğin, zehirli mantar güzel görünümlü ve lezzetli, fakat aynı zamanda öldürücüdür. Demek ki, her hoşuna giden şey mutlaka faydalı ve helâl olmadığı gibi, her hoşlanmadığın şey zararlı ve haram değildir. Bu yüzden o, her şeyi bilen Yaratıcının rehberliğine muhtaçtır.
Öyleyse ey akıl ve sağduyu sahipleri, Allah’tan gelen emirlere sımsıkı sarılarak kötülüklerden titizlikle sakının ki, kurtuluşa erebilesiniz!
Fakat kötülüklerden sakınayım derken, aşırı vesvese ve evhamlara da kapılmayın:
101-Ey iman edenler! Size cevabı verildiği takdirde, altından kalkamayacağınız yükümlülükler getirerek, sıkıntıya düşüp üzülmenize sebep olabilecek sorular sormayın. Kurân indirildiğinde bunları sorarsanız, onun tarafından size gerekli ve yeterli açıklama yapılacaktır. Allah bir konu hakkında herhangi bir açıklama yapmamışsa, onu unutmuş veya gözden kaçırmış olduğundan değil, bilakis, dinini kolaylaştırmak ve böylece sizi rahmet ve merhametine ulaştırmak için bazı konularda sizleri affetmiştir. Unutmayın ki, Allah çok bağışlayıcı, çok şefkatlidir.
Öyleyse, Allah’ın size açıkça bildirdiği kadarını gücünüz yettiğince yapmaya çalışın, yersiz zorlamalarla hayâlî haramlar ve farzlar icat etmeye kalkmayın. Nitekim;
102-Sizden önce de bazı insanlar bu tür sorular sormuş (2-Bakara:67-71 ve 57-Hadid:27) ve sonuçta, Allah’ın bütün hükümlerini inkâr eder duruma gelmişlerdi. Din âlimleri, kılı kırk yararcasına ortaya koydukları kurallarla, insanların yükümlülüklerini gereksiz yere ağırlaştırmışlardı. Öyle ki, dînî hükümler, zamanla uzmanların bile içinden çıkamadığı karmakarışık sorunlar yumağı hâline gelmiş ve bu da, halkın ve yöneticilerin Allah’ın kanunlarından büsbütün uzaklaşarak inkârcı sistemlerin kucağına düşmesine yol açmıştı.
İşte, böyle bir anlayışın ürünü olarak uydurulan haramlardan çarpıcı bir örnek:
103-Allah, İslâm öncesinde putperestlerin, Allah’ın helâl kıldığı bazı hayvanları bir takım bâtıl inançlar ve saçma geleneklerle bahîra, sâibe, vasîle ve hâm diye nitelendirip kutsal ilan ederek bu hayvanların etinden, sütünden, sırtından, vs. kendilerini mahrum bırakmalarını emretmiş değildir. Tam aksine, bu kâfirler, Allah adına yalanlar uyduruyorlar. Çünkü onların çoğu, akıllarını kullanmazlar.
Câhiliye döneminde Araplar, sonuncusu erkek olmak üzere beş kez doğum yapan deveye bahira; tutulduğu bir hastalıktan kurtulan kimsenin putlara adadığı deveye saibe derlerdi ki, artık hiç kimse bunlara ne binebilir, ne kesebilir, ne de sütünü sağabilirdi.
Koyun dişi doğurursa kendilerinin, erkek doğurursa tanrılarının olurdu. Şâyet ikisini birden doğurursa, dişiden dolayı erkeği de kurban etmezlerdi ki, buna da vasile derlerdi.
Bir de, kendisinden on kez döl alınan erkek deveye hâm derlerdi ki, bunun sırtına binmeyi haram sayar ve istediği yerde serbestçe otlamasına izin verirlerdi.
İşte bu kâfirler, en büyük nîmetlerden biri olan düşünebilmeyi o derece ihmal etmişlerdir ki:
104-Onlara, “Şu saçma sapan gelenekleri bırakın da, Allah’ın indirdiği mükemmel inanç sistemine ve bu sistemin biricik kaynağı olan Kurân’ın pratik hayata aktarılmasında en güzel örnek olan Elçisine gelin!” denildiği zaman:
“Atalarımızdan gördüğümüz töre, gelenek ve ideolojiler bizim için yeterlidir!” derler. Peki, ataları hiçbir şey bilmeyen ve doğru yoldan sapmış kimseler olsa da mı onları körü körüne taklit edecekler?
Peki, şu hâlde ne yapmalı?
105-Ey iman edenler! Siz bu zulüm düzenini değiştirmek istiyorsanız, o zâlimlerle uğraşayım derken kendinizi, âilenizi ve toplumunuzu ihmal etmeyin! Öncelikle kendinizi düzeltmeye bakın! O zaman hiç korkmayın; siz doğru yolda olduğunuz sürece, sapıklığa düşen hiç kimse size zarar veremeyecektir. Unutmayın ki, hepiniz eninde sonunda Allah’ın huzuruna varacaksınız. İşte o zaman Allah, tüm yaptıklarınızı size bildirecek ve hak ettiğiniz cezâ veya mükâfâtı kesinlikle verecektir.
İşte, aranızda adâleti gerçekleştirerek düzelmenizi sağlayacak temel bir hukuk ilkesi:
106-Ey iman edenler! İçinizden birine ölüm gelir de vasiyette bulunmak isterse, vasiyetin içerik ve şartlarını belgelendirmek üzere, aranızdan Müslüman ve âdil iki kişiyi şâhit tutsun.
Ama eğer memleketinizden uzak diyarlara yolculuk ederken ölüm döşeğine düşer de tanıdık şâhit bulmakta güçlük çekerseniz, o zaman sizin toplumunuzdan olmayan iki yabancı şâhit de yeterli olur.
Eğer bu şâhitlerin adâletinden şüpheye düşerseniz, dürüstlük ve insaf duygularının genellikle daha canlı olduğu herhangibir namazın ardından bu iki kişiyi, Müslümanların huzurunda şâhitlik etmeleri için câmide alıkoyun. Sonra her ikisi de, Allah’ın adıyla şöyle yemin etsinler:
“Dost ve yakınlarımızın çıkarları söz konusu olsa bile, bu vasiyete ihânet etmeyeceğimize ve Allah için yapmış olduğumuz bu şâhitliği gizlemeyeceğimize yemin ederiz; aksi takdirde, büyük bir günah işlemiş olacağımızı ve Allah katında cezâsını çekeceğimizi kabul ediyoruz!” Böylece vasiyet konusunda, şâhitlerin bu yeminli beyânı esas alınır. Aksini iddia edenin, iddiasını delil ile ispatlaması gerekir.
107-Şâyet daha sonra yeni delillerin ortaya çıkmasıyla bu şâhitlerin yalan söyledikleri veya vasiyet edilen mallardan bir kısmına el koyarak günah işledikleri anlaşılırsa, onların şâhitlikleri iptal edilir. Artık delil getirmek zorunda olan taraf, kendileridir. Bu durumda, şâhitler yüzünden hakları çiğnenen mirasçılar arasından ölüye en yakın olan iki kişi, o yalancı şâhitlerin yerine geçer ve “Andolsun ki, bizim şâhitliğimiz bu iki kişinin şâhitliğinden daha doğrudur ve biz, kimsenin hakkını çiğnemiş değiliz; aksi takdirde, zâlimlerden olduğumuzu ve Allah katında cezâsını çekeceğimizi kabul ediyoruz!” diye Allah’a yemin ederler. Önceki iki şâhit, kendi iddialarını ispat etmedikleri takdirde, ölüye yakın olan bu mirasçıların yeminine göre hüküm verilir.
108-İşte, insanların dürüstçe şâhitlik yapmalarını, yâhut şâhitlik yaparken bu kadar ağır yemin ettikten sonra, yeminlerinin yalan olduğu anlaşılarak geri çevrilmesinden ve dolayısıyla, yalancı durumuna düşüp rezil olmaktan korkmalarını ve hiç değilse bu sayede doğru söylemelerini sağlayacak en uygun çözüm yolu budur. Zira böyle kesin yemin edenler, yalanları ortaya çıkar da rezil olurlar endişesiyle yalan söylemeye cesaret edemezler.
O hâlde, Allah’tan gelen bu hükümleri çiğnemekten sakının ve emirlerini can kulağıyla dinleyin! Unutmayın ki Allah, bile bile günah işleyen bir toplumu doğru yola iletmez.
Evet, Allah’a karşı gelmekten sakının, zira öyle bir Gün gelecek ki:
109-O Gün Allah, bütün peygamberleri toplayacak ve “İnsanlar sizin çağrınıza nasıl cevap verdiler?” diye soracak. Onlar ise, ümmetleri adına şefâat etmek şöyle dursun, “Ya Rab, senin sonsuz ilminin yanında bizim hiçbir bilgimiz yoktur; biz yalnızca, hayatta olduğumuz sürece çağrımıza verilen cevâbı -onu da ancak yüzeysel olarak- biliyoruz; tüm gizlilikleri hakkıyla bilen, ancak Sensin!” diyecekler.
110-İşte o zaman Allah, şöyle buyuracak:
“Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene bağışlamış olduğum nîmetlerimi hatırla: Hani seni vahiy ve ilham meleği Kutsal Ruh Cebrail ile desteklemiştim; bu sayede, tıpkı yetişkinlik çağında olduğu gibi, beşikte minicik bir bebek iken de insanlarla konuşmuştun.”
“Hani sana bütün vahiylerin özü ve esası olan Kitabı, kitap bilgisini pratik hayata uygulama yeteneği olan hikmeti ve Tevrat ile İncil’i öğretmiştim.”
“Hani Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyordun da, ona üfler üflemez, yine Benim iznimle o çamur canlanıyor ve bir kuş olup uçuyordu.”
“Hani benim iznimle körleri ve cüzzamlıları iyileştiriyor, yine Benim iznimle ölüleri diriltip kabirlerinden çıkarıyordun.”
“İşte böylece sen, İsrail Oğullarına apaçık mûcizeler göstermiştin de, içlerinden inkâr edenler, “Bu, apaçık bir sihirden başka bir şey değildir!” dediklerinde, seni onların hâince tuzaklarından kurtarmıştım.”
111-Hani havârîlere, senin aracılığınla, “Bana ve Elçime iman edin!” diye vahyetmiştim. Bunun üzerine onlar, “Evet, iman ettik! Şâhit ol ya Rab; bizler yalnızca Sana boyun eğen ve ancak Senin hükümlerine teslim olan kimseleriz!” demişlerdi.
112-Hani havârîler, “Ey Meryem oğlu İsa! Acaba Rabb’in, bize gökten bir sofra indirebilir mi? Yâni böyle bir mûcize göndermek, Rabb’imizin hikmet ve irâdesine uygun düşer mi, ne dersin?” diye sormuşlardı. İsa, “Eğer gerçekten inanıyorsanız, Allah’ın kudreti ve benim peygamberliğim hakkında şüphe anlamına gelebilecek bu tür konuşmalardan sakının!” cevâbını vermişti.
113-Onlar “Ama bizim kötü bir niyetimiz yok, biz sâdece istiyoruz ki, ondan yiyelim, kalplerimiz tam bir imanla huzura ersin, bize doğru söylediğini kesin olarak bilelim ve onun sayesinde, hakîkatin şâhitleri olalım!” demişlerdi.
114-Bunun üzerine Meryem oğlu İsa, “Ey Rabb’imiz, ey yüce Allah’ımız!” diye yalvardı, “Bize gökten öyle bir sofra indir ki, geçmiş ve gelecek bütün nesillerimiz için kutlanacak bir bayram ve senin tarafından bize bahşedilmiş bir mûcize olsun. Ve göndereceğin bu ilâhî sofra ile bizi besleyip rızıklandır; zira sen, rızık verenlerin en hayırlısısın.”
115-Allah da buyurdu ki: “Ben onu size göndermesine gönderirim; fakat bundan sonra içinizden kim benim âyetlerimi inkâr ederse, dünyada hiç bir kimseye etmeyeceğim bir şekilde ona azap edeceğim!”
Bu hatırlatmaları yaptıktan sonra, Hesap Gününe yeniden dönelim:
116-Allah, İsa Mesih’i ilâhlaştıranları azarlamak üzere, ona soracak: “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi şu insanlara, ‘Allah’ın yanı sıra, beni ve annemi de tanrılar edinin’ dedin? Çünkü sen onların arasından ayrıldıktan sonra, bir kısmı senin “Tanrı” veya “Tanrının oğlu” olduğunu, bir kısmı da annen Meryem’in Tanrının annesi olduğunu iddia ederek ikinizi de tanrılaştırdılar. Bunu onlara sen mi söyledin?” Bunun üzerine İsa, “Hâşâ, seni tenzih ederim yâ Rab!” diyecek, “Hakkım olmayan şeyi söylemek benim ne haddime! Şâyet ben böyle bir şey söylemiş olsaydım, Sen onu zaten bilirdin. Zira Sen benim içimden geçenleri dahî bilirsin, oysa ben Senin zatında olanı, senin bildiklerini, söylediğin ve yarattığın, varettiğin ve yok ettiğin, verdiğin ve aldığın her şeydeki hikmeti bilemem. Kuşkusuz, hiç kimsenin bilemeyeceği gizlilikleri eksiksiz bilen, yalnızca Sensin.”
117-“Ben onlara, ancak Senin bana söylememi emrettiğin şeyleri söyledim: “Benim de Rabb’im, sizin de Rabb’iniz olan Allah’a kulluk edin!” dedim. İçlerinde bulunduğum sürece, yaptıklarına bizzat şâhit idim. Bu süre içerisinde olup bitenlere şâhitlik edebilirim. Fakat Sen beni vefat ettirdikten sonra, o dönem görevime son verip onların arasından beni ayırdıktan sonra artık onlar üzerinde tek gözetleyici Sendin. Doğrusu Sen, her an her şeye şâhitsin.”
118-“Şâyet onlara azap edersen, şüphesiz onlar, bu cezâyı hak etmiş olsalar bile, Senin affına muhtaç âciz kullarındır; ve eğer onları bağışlarsan, şüphesiz merhamet ve hikmetinle bunu yapmaya da kadirsin. Zira Sen, sonsuz kudret ve hikmet sahibisin.”
119-Son olarak Allah şöyle buyuracak: “İşte bu gün, sözlerine bağlı kalanlara sadakatlerinin fayda vereceği Gündür: Ağaçlarının altından ırmaklar çağıldayan ve sonsuza dek içerisinde yaşayacakları cennet bahçeleri onların olacaktır. Tüm bunların da ötesinde, Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte en büyük başarı, en büyük kurtuluş budur.”
Öyleyse, mutlu sona ulaşmak için bilin ve unutmayın ki:
120-Göklerin, yerin ve bunların içerisinde bulunan her şeyin hükümranlığı yalnızca Allah’a aittir; ve O’nun her şeye gücü yeter.

Nisa

4-NİSÂ SÛRESİ
Adını, âile hayatı ve kadınlarla ilgili düzenlemeleri içeren âyetlerdeki “nisâ: kadınlar” kelimesinden alan sûre, hicretten sonra dördüncü ve beşinci yıllarda, Medîne’de indirilmiştir. 176 âyettir.
Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla!
Beni yoktan var edip üstün yeteneklerle donatan ve kulluk göreviyle yeryüzüne gönderen sonsuz şefkat ve merhamet sahibi yüce Rabb’imin adıyla, O’nun verdiği güç ve yetkiye dayanarak ve yalnızca O’nun adına okuyor, söylüyorum:
1-Ey insanlar! Sizi ilkönce bir tek candan yani Âdem’den yaratan, sonra onunla aynı özden, aynı unsurdan Havvâ adındaki eşini var eden ve böylece, bu ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üretip yeryüzüne yayan Rabb’inize gönülden bağlanarak buyruklarına itaat edin, dürüst ve erdemlice bir hayat sürerek kötülüğün her çeşidinden titizlikle sakının!
Öyleyse, “Allah aşkına! Allah’a yemin olsun! Allah şahittir ki!” diyerek adına yeminler edip dileklerde bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten sakının, emirlerine sımsıkı sarılarak kötülüklerden korunun ve aranızdaki akrabalık bağlarını koparmamaya büyük özen gösterin!
Zira hiç unutmayın ki üstünüzde, sizi sürekli gözetleyen bir Allah var!
İşte bu gerçeği hiç unutmadan, zayıf ve çaresiz kimselere kol kanat gerin, özellikle de yetimlerin hakkını çiğnememeye büyük özen gösterin:
2-Genellikle vefât eden akrabalarınız tarafından size emânet edilen yetimlere, -gerekli yaş ve olgunluğa ulaştıklarında- mallarını geri verin; temiz olanı pis olanla değiştirmeyin! Yâni helâl kazanç yerine, haramı tercih etmeyin! Örneğin, yetimin malını hileli yollarla kendi malınıza karıştırıp yemeyin! Aman dikkat edin; çünkü bu, gerçekten çok büyük bir günahtır!
3-Eğer yetim kızlarla veya dul kadınlarla evlendiğiniz takdirde, bu güçsüz ve korumasız bîçarelerin haklarını tam olarak gözeteceğinizden emîn değilseniz veya bu kadınlar size eş olarak pek de câzip gelmedikleri hâlde, kendilerine miras kalan servete sahip olmak için onlarla evlenmeyi düşünüyorsanız, o zaman böyle yetim kızlarla değil, size helâl olan ve hoşunuza giden diğer hür veya köle kadınlardan ikisi, üçü ve en fazla dördü ile evlenin. Bununla birlikte, eğer birden fazla kadınla evlendiğiniz takdirde, onlar arasında da eşitlik ve adâleti yerine getiremeyeceğinizden endişe ederseniz, o zaman sâdece bir tane hür kadınla evlenmeli veya bir çözüm olarak elinizdeki savaş esiri bir cariye ile yetinmelisiniz. Bu durumda, İslâm yönetimince onaylanan kölelik sözleşmesi, nikah akdi yerine geçer. İşte bu durum adâletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.
4-Evleneceğiniz kadınlara, evlilikte nikah bedeli olan mehirlerini meşrû bir hak olarak gönül hoşluğuyla verin. Bununla beraber, kendi arzularıyla mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa, onu da alıp gönül huzuruyla harcayabilirsiniz.
5-Allah’ın, korumanız ve işletmeniz için sizin sorumluluğunuza emânet ettiği yetim, dul, hasta ve benzeri korunmaya muhtaç kimselere ait malları, henüz onu çekip çevirebilecek olgunluğa erişmemiş olan çocuklara ve aklı ermeyenlere vermeyin. Fakat onları muhtaç durumda da bırakmayın. O malları işleterek elde edeceğiniz gelirle, onların yeme içme ve giyim kuşam gibi ihtiyaçlarını karşılayın. Bu arada, iyiliklerinizin altında ezilmemeleri için onlara gönül alıcı tatlı ve güzel sözler söyleyin.
6-Sorumluluğunuz altındaki yetimleri, evlenebilecekleri yaşa gelinceye kadar kendi işlerini yapabilecek olgunluğa ulaşıp ulaşmadıklarını belirlemek amacıyla, ara sıra önemli sorumluluklar yükleyerek deneyin. Yeterli bir olgunluğa ulaştıklarına kanaat getirdiğiniz zaman da, mallarını hiç geciktirmeden onlara teslim edin. Sakın ola ki, büyüyecekler de mallarını elimizden alacaklar diye alelacele ve bol keseden harcayarak mallarını yiyip bitirmeye kalkmayın! Eğer yetimlere bakmakla yükümlü kişi zengin ise, yetimin malını yemekten kesinlikle kaçınsın! Fakat fakir ise, malı korumak ve geliştirmek için gösterdiği çabaya karşılık, ihtiyacına uygun şekilde ondan yiyebilir. Onlara mallarını teslim ederken, bunu belgelendirmek üzere, en az iki şâhit tutun. Fakat bütün şâhitlerin ötesinde, asıl dikkat etmeniz gereken bir şâhit var: Allah’ın hesap soracak olması, her şeye yeter!
7-Ölen ana babanın ve diğer yakın akrabaların -ister az, ister çok olsun- geriye bıraktığı mallardan erkeklere verilmesi gereken bir pay olduğu gibi, kadınlara da verilmesi gereken bir pay vardır. Hem de Allah tarafından belirlenmiş bir pay!
8-Eğer mirasın paylaştırılması esnasında, mirastan pay alamayan diğer akrabalar, yetimler ve yoksullar da orada bulunurlarsa, hiç olmazsa göz hakkı olarak kendilerine bir şeyler verin ve onlara, gönül alıcı tatlı sözler söyleyin.
9-Kendileri ölüp arkalarında bakıma muhtaç çocuklar bırakacak olsalardı, hâlleri nice olurdu diye kendi çocukları adına endişe duyanlar, yetimlerin hakkını çiğnemekten de öylece korksunlar! Yâni, kendilerini o vefât eden kişi yerine, onun yetim çocuklarını da kendi çocukları yerine koyup düşünsünler de, yürekleri sızlasın! Öyleyse, Allah’ın cezâlandırmasından sakınsınlar ve özellikle kul hakkı söz konusu ise, kesinlikle doğru şâhitlik edip, doğru söz söylesinler!
Peki, doğru söylemezlerse ne olur?
10-Yetimlerin mallarını haksız yollarla yiyenler, aslında bu davranışlarıyla sâdece karınlarına ateş doldurmuş oluyorlar. Çünkü bu günahları yüzünden, çılgın bir ateşe gireceklerdir!
Bu edep ve terbiye, bu adâlet ve insaf duyguları gönüllere telkin edildikten sonra, şimdi mirasta kimin ne kadar pay alacağı açıklanıyor:
11-Allah, çocuklarınızın alacağı miras hakkında size şunları emrediyor:
1-Bir erkeğe, iki kızın payına eşit miktarda pay verilmelidir.
2-Çocuklar arasında erkek yok da, iki veya ikiden fazla kız varsa, onlara mirasın üçte ikisi düşer.
3-Çocuk olarak yalnızca bir tek kız varsa, mirasın yarısını alır.
4-Erkek çocuk, kendisiyle birlikte başka bir mirasçı yoksa, mirasın tamamını alır. Fakat başka mirasçılar da varsa, onlar haklarını aldıktan sonra kalanı alır.
Ölenin ana-babasına gelince:
1-Eğer ölenin kız veya erkek çocuğu yahut çocukları varsa, bıraktığı mirastan, ana-babasından her biri altıda bir pay alır.
2-Eğer ölenin oğlu veya oğlunun... oğlu yok ise, baba, kendi payının yanı sıra, mirastan artanı da alır. Baba tek başına mirasçı olursa, bütün mirası alır.
3-Ölenin annesi, babası ve eşi varsa, anne eşten artanın üçte birini, baba da geriye kalanı alır.
4-Ölenin hiç çocuğu yoksa ve ana-babası onun tek mirasçısı iseler, annesine üçte bir pay düşer. Kalan üçte ikiyi de babası alır.
5-Ölenin çocuğu olmayıp, birden fazla kız veya erkek kardeşleri varsa, babası olsun olmasın, annesine yine altıda bir pay düşer. Çünkü iki kardeş, annenin payını yarıya düşürür. Bu durumda, eğer baba varsa, kalanı alır. Çünkü kardeşler, her ne kadar annenin payını yarıya düşürüyorlarsa da, baba varken onlara miras düşmez. Nitekim kardeşler, ölenin çocuğu varken mirastan pay alamazlar. Fakat ölenin babası da, çocuğu da yoksa, -ki buna kelâle denir- kardeşler ancak o zaman mirastan pay alabilirler. Kelâlenin “ana bir” kardeşleri bu sûrenin on ikinci âyetinde; “ana-baba bir” veya “baba bir” kardeşleri ise, 176. âyetinde açıklandığı şekilde paylarını alırlar.
6-Ölenin çocuğu olmayıp, bir tek erkek veya kız kardeşi olsaydı, anne yine üçte bir pay alacaktı.
Bütün bu hükümler, ölenin yapmış olduğu vasiyetin yerine getirilmesinden veya varsa borçlarının ödenmesinden sonra uygulanır. Önce borçlar ödenir, sonra vasiyet yerine getirilir ve en son miras paylaştırılır. Vasiyet genellikle ihmal edildiği için, âyette borçtan önce zikredilerek önemi vurgulanmıştır. Miras paylaşımında, erkek çocuklara kızların iki katı ve evlatlara anne-babadan daha büyük pay verilmesinin hikmetine gelince:
Ana-babanız ve çocuklarınızdan hangisinin size faydaca daha yakın olduğunu, dolayısıyla hangisinin mirastan ne kadar pay alması gerektiğini siz bilemezsiniz. Bunu en iyi Allah bilir. İşte bu hükümler, sizi sizden iyi tanıyan Allah tarafından konulmuş miras paylaşım kanunlarıdır. O hâlde Allah’a güvenin ve emirlerine uyun. Zira Allah her şeyi bilendir, sonsuz hikmet sahibidir. Her zaman en uygun olanı yapar, asla yersiz ve yanlış hüküm vermez.
Eşlerin birbirlerinden alacağı mirasa gelince:
12-Ey erkekler!
Ölüp de geriye miras bırakan hanımlarınızın;
1-Kız veya erkek hiçbir çocuğu yoksa, bıraktığı malın yarısı sizindir. Kalan yarısı, diğer mirasçılara payları oranında dağıtılır.
2-Ama eğer hanımlarınızın bir veya daha fazla çocuğu varsa, mirasın sâdece dörtte biri size kalır. Dörtte üçü ise, diğer mirasçılara payları oranında dağıtılır. Kalan, -kız çocuklarla ikili-birli paylaşmak üzere- erkek çocukların, erkek çocuk yoksa babanın, baba yoksa dedenin, dede yoksa -kız kardeşlerle paylaşmak üzere- erkek kardeşlerindir. Ölenin hiçbir mirasçısı bulunmazsa, miras, İslâm devletinin bütçesine aktarılır.
Bu hükümler, hanımlarınızın yapmış olduğu vasiyetin yerine getirilmesinden veya varsa borçlarının ödenmesinden sonra uygulanır. Önce borçlar ödenir, sonra vasiyet yerine getirilir ve son olarak miras paylaştırılır.
Siz ölür de hanımınıza miras bırakırsanız:
1-İster kız, ister erkek olsun, hiçbir çocuğunuz yok ise, bıraktığınız malın dörtte biri hanımınıza kalır.
2-Ama eğer bir veya daha fazla çocuğunuz varsa, hanımınız mirasın sâdece sekizde birini alır. Geri kalan, diğer mirasçılar arasında payları oranında dağıtılır.
Bu hükümler de, yapmış olduğunuz vasiyetin yerine getirilmesinden veya varsa borçlarınızın ödenmesinden sonra uygulanır. Önce borçlar ödenir, sonra vasiyet yerine getirilir ve son olarak miras paylaştırılır.
“Ana bir” kardeşlerin alacakları paya gelince:
Ölenin babası veya -kız olsun erkek olsun- en az bir çocuğu varsa, kardeşler mirastan pay alamazlar. Fakat, eğer bir erkek veya kadın, babası ve çocuğu olmayan biri, yâni bir kelâle olarak ölüp geriye miras bırakırsa;
1-Eğer ölenin ana bir baba ayrı bir erkek kardeşi veya böyle bir kız kardeşi varsa, bunların her birine altıda bir pay düşer. Yâni, yalnızca bir erkek kardeş varsa altıda bir pay alır, yalnızca bir kız kardeş varsa, o da altıda bir pay alır.
2-Ama kardeşler bundan daha fazla, yâni iki veya ikinin üzerinde iseler, mirasın üçte birini kız-erkek ayrımı yapmaksızın aralarında eşit olarak paylaşırlar.
“Ana-baba bir” ve “baba bir” kardeşlerin durumu ise, bu sûrenin 176. âyetinde ayrıca ele alınacaktır.
Bütün bu hükümler, mirasçıları zarara uğratmayacak şekilde, yaptıkları vasiyetin yerine getirilmesinden veya borçların ödenmesinden sonra uygulanır.
İşte bunlar, doğrudan doğruya Allah tarafından emir ve tavsiye olarak gönderilen hükümlerdir, onlara uymalısınız. Zira Allah her şeyi bilir, kulları için en faydalı hükümleri koyar, üstelik son derece merhametli ve halîmdir.
13-Bunlar, bizzat Allah’ın çizdiği sınırlardır. Her kim Allah’a ve Elçisine itaat ederse, Allah onu, ağaçlarının altından ırmaklar çağıldayan ve sonsuza dek içinde yaşayacağı cennet bahçelerine yerleştirecektir. İşte en büyük kurtuluş, budur.
14-Her kim de Allah’a ve Elçisine karşı gelerek O’nun çizdiği sınırları çiğnemeye kalkarsa, onu içerisinde sonsuza dek kalacağı korkunç bir ateşe atacak ve alçaltıcı bir azâba mahkûm edecektir! Fakat yalnızca uhrevî cezâ her zaman caydırıcı olmayabilir. O hâlde, ey İslâm toplumunun yöneticileri, âile büyükleri; dinleyin:
15-İnanç, ahlâk, hukuk, siyaset, kültür ve benzeri alanlarda henüz Kurân’ın ortaya koyduğu olgunluk seviyesine ulaşamamış bir İslâm toplumunda fuhuş yapan kadınlara, suçun tam olarak isbatlanması için, aranızdan dört âdil şahidin onlar aleyhinde şahitliğini şart koşun. Şâhitler onların bu suçu işlediklerine dâir şahitlik ederlerse, ölüm onları alıp götürünceye veya Allah onlara tövbe etmeyi ve iffetli bir hanım olmayı nasip ederek bir çıkış yolu gösterinceye yâhut bir sonraki toplumsal aşamanıza uygun yeni tâlimatlar (24-Nur: 2,3) gönderinceye kadar, onları -hem cezâlandırmak, hem ıslâh etmek için- evlerinizde göz hapsinde tutun.
16-Ayrıca, içinizden iki kişi evlilik dışı ilişkiye girerek zina ederse, her ikisini de işledikleri suça ve içinde bulunduğunuz toplumsal şartlara uygun bir şekilde cezâlandırın. Eğer cezâlarını çektikten sonra tövbe edip uslanırlarsa, geçmişte yaptıklarını yok sayarak onları bağışlayın. Zira Allah, çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.
Evet, çok merhametlidir, tövbeleri kabul eder; fakat şu da var ki:
17-Allah’ın kesin olarak kabul edeceği tövbe, ancak câhillik edip günah işleyen, fakat bunu alışkanlık hâline getirmeyip bir an önce tövbe eden kimseler içindir. İşte Allah, onları bağışlayacaktır. Çünkü O, her şeyi bilendir, sonsuz hikmet sahibidir.
18-Yoksa, hayatı boyunca kötülük işleyip duran ve nihâyet kendisine ölüm gelip çatınca da, hayattan ümit kestiği için “Şimdi tövbe ediyorum!” diyen sözde müminlerin ve kâfir olarak ölenlerin son nefeslerindeki tövbeleri kabul edilmeyecektir.
İşte böylelerine, can yakıcı bir azap hazırlamışızdır!
Bu ikisi arasındakilere, yâni bir kötülük işledikten sonra hemen tövbe etmeyen, fakat bu kötülüğü ömrünün sonuna kadar da sürdürmeyen müminlere gelince, onların durumu Allah’a kalmıştır; dilerse bağışlar, dilerse cezâlandırır.
19-Ey iman edenler! Vefât eden akrabalarınızın geride bıraktığı kadınları, miras yoluyla bir eşya gibi zorla almanız size helâl değildir. Onlarla ancak kendi rızalarıyla evlenebilirsiniz. Eşleriniz açıkça yüz kızartıcı bir suç işlemedikleri sürece, onlara evlilik bedeli veya hediye olarak vermiş olduğunuz herhangi bir şeyi geri almak için kendilerine baskı yapmayın. Fakat aldatma, fuhuş, iffetsizlik ve benzeri bir suç işlerler ve bu isbatlanırsa, boşanmaya kendileri sebep olduğu için, onlara vermiş olduğunuz evlilik bedelini, yani mehri geri alabilirsiniz.
Hanımlarınıza güzel davranın. Onlara sevgi ve merhametle yaklaşın, tatlı dilli, güler yüzlü ve insaflı olun. Onlardan hoşlanmayacak olsanız bile, sırf bu yüzden yuvanızı yıkmayın. Bilemezsiniz, sizin hoşlanmadığınız bir şeyi, Allah pek çok hayra sebep kılmış olabilir.
Ama her şeye rağmen, boşanmaktan başka çare kalmamışsa:
20-Eğer başka bir kadınla evlenmek üzere şimdiki eşinizi boşamaya karar vermişseniz, ona mehir olarak yükler dolusu mal ve servet vermiş olsanız bile, ondan bir şeyi geri almayın! Fuhuş yaptı diye eşinize iftira ederek ve apaçık bir vebâl yüklenerek verdiğinizi geri mi alacaksınız? Böyle çirkin bir davranış, bir insana yakışır mı hiç?
21-Hem karı-koca olarak birbirinizle bu kadar içli-dışlı olduktan ve hem ruhunuzla, hem bedeninizle âdetâ bir bütün hâline geldikten sonra, hangi yüzle onlara verdiklerinizi geri alacaksınız? Oysa onlar, nikah kıyılırken sizden sapasağlam bir söz almış ve bu söze ne kadar da güven duymuşlardı.
22-Geçmişte olanlar bir yana, -ki Allah onları affetmiştir- babanızla veya dedenizle evlilik yapmış yahut zina etmiş olan kadınlarla evlenmeyin! Çünkü bu, ilâhî gazâba sebep olan utanç verici bir davranış ve son derece çirkin bir âdettir! Geçmişte işlenen günahlar affedilmekle birlikte, yapılan bu tür nikâhlar hukuken geçersiz sayılacaktır.
23-Şu kadınlarla evlenmeniz, size haram kılınmıştır:
1-Anneleriniz ve nineleriniz.
2-Kızlarınız ve torunlarınız.
3-En azından ana veya baba bir olan kız kardeşleriniz.
4-Annelerinizin ve babalarınızın halaları dahil olmak üzere halalarınız.
5-Annelerinizin ve babalarınızın teyzeleri dahil olmak üzere teyzeleriniz.
6-Kız kardeşlerinizin ve erkek kardeşlerinizin kızları ve torunları, yâni yeğenleriniz.
7-Sizi emzirmiş olan süt anneleriniz ve onların anneleri.
8-Süt annelerinizin gerek öz, gerek süt kızları olan süt bacılarınız ve onların kızları.
9-Kendileriyle ister gerdeğe girmiş, ister girmemiş olun, hanımlarınızın gerek öz, gerek süt anneleri ve nineleri.
Emzirme sebebiyle evlenilmesi yasak olan kadınlar şunlardır: 1-Süt anneniz: Sizi emziren kadının kendisi. 2-Süt bacılarınız: Sizi emziren kadının gerek öz, gerek süt kızları. 3-Süt yeğenleriniz: Sizi emziren kadının gerek öz, gerek süt çocuklarının kızları. 4-Süt nineleriniz: Sizi emziren kadının gerek öz, gerek süt anneleri ve nineleri. 5-Süt teyzeleriniz: Sizi emziren kadının gerek öz, gerek süt kız kardeşleri. 6-Süt halalarınız: Sizi emziren kadının kocasının gerek öz, gerek süt kız kardeşleri. 7-Üvey süt anneleriniz: Sizi emziren kadının kocasının diğer hanımları. 8-Süt kızlarınız: Kendisiyle gerdeğe girdiğiniz eşinizin emzirdiği kızlar. 9-Süt gelinleriniz: Eşinizin süt oğul ve torunlarının hanımları. 10-Süt torunlarınız: Yine eşinizin süt oğul ve torunlarının gerek öz, gerek süt kızları. 11-Süt kaynananız: Kendisiyle gerdeğe girmemiş bile olsanız, eşinizin süt annesi ve süt ninesi. 12-İki kız kardeşi aynı nikahta birleştirmek: Yâni eşinizi boşamadan, onun süt bacısı, süt halası, süt teyzesi veya süt yeğeniyle evlenmeniz yasaktır. Çünkü “Kan bağı sebebiyle haram olanlar, süt emme yoluyla da aynen haram olur.”(Buhari, Nikah 20; Müslim, Rada 2.)
10-Kendileriyle gerdeğe girmiş olduğunuz hanımlarınızın önceki kocalarından olan ve genellikle sizin korumanız altında bulunan üvey kızlarınız ile evlenmeniz de size haramdır. Fakat anneleriyle henüz gerdeğe girmemişseniz, onları boşadıktan sonra kızlarıyla evlenmenizde size bir günah yoktur.
11-Öz oğullarınızın ve torunlarınızın hanımları, yâni gelinleriniz,
12-Ve bir kadını, kendi yeğeni, teyzesi halası veya bacısı ile aynı nikah altında bulundurmanız da size haram kılınmıştır. Ancak geçmişte olanlar bunun dışındadır. Allah’ın hükmü öğrenilir öğrenilmez evlilik sona erdirildiği takdirde, İslâm’ı tanımadan önce yapılan gayri meşrû evliliklerden dolayı kişiye sorumluluk yoktur. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.
24-Ayrıca, evli kadınlar ile evlenmeniz de size haram kılınmıştır. Ancak savaş esiri olarak elinizde bulunan cariyeler, -esirler arasında kocalarının bulunmaması şartıyla- bunun dışındadır. Savaş esiri kadınlar, asıl memleketlerinde evli bile olsalar cariye olarak alınabilir veya kendileriyle evlenilebilir. Çünkü kölelik hâli, önceki nikahı hukuken geçersiz kılar.
Bu yasaklardan ayrı olarak, Peygamberin vefât edip geride bırakacağı eşleriyle evlenmeniz de haramdır (33-Ahzâb: 53).
İşte bu sayılanlar, Allah’ın size farz kıldığı ilâhî kanunlar olarak bildirilen ve mutlaka kaçınmanız gereken yasaklardır. Bunların dışında kalan diğer kadınlara gelince, iffetli olmak ve fuhuştan uzak durmak şartıyla, evlilik bedeli olan mehirlerini ödeyerek onlarla evlenmeniz size helâldir. O hâlde, onlardan bir eş olarak yararlanmanıza karşılık, belirlenen mehir ücretlerini vazgeçilmez bir hak olarak kendilerine verin. Fakat mehir miktarı belirlendikten sonra da, karşılıklı anlaşarak belirlenen miktarı yükseltmenizde veya azaltmanızda hiçbir sakınca yoktur.
Kuşkusuz Allah, her şeyi en mükemmel şekilde bilendir, en güzel ve yerli yerince hüküm verendir.
25-Ey İslâm toplumunun yöneticileri, zenginleri, âile büyükleri! İçinizden, Müslüman hür kadınlarla evlenmeye maddî yönden gücü yetmeyenler, savaş esiri olarak elinizde bulunan ve daha sonra Müslüman olmuş cariyelerden birisiyle -çünkü cariyenin mehri hüre nazaran daha düşüktür- evlensinler. Siz de bu konuda onlara yardımcı olun. Böylece fuhşun önüne geçmiş olursunuz. İnsanları toplumsal sınıf ve statülerine göre değil, inanç ve eylemlerine göre değerlendirmelisiniz. Unutmayın ki, sizin iman ve samîmiyet derecenizi de en iyi bilen ve cariyelerle evlenebileceğinizi söyleyen, Allah’tır. Zaten köle olsun hür olsun, sonuçta hepiniz aynı özden ve aynı soydansınız. Hiç kimse, doğuştan üstün veya aşağılık olamaz. O hâlde, zina etmeyen, metres hayatı yaşamayan ve gizli dost tutmayan böyle namuslu cariyelerle, efendilerinin onları size bağışladığına dâir iznini alarak evlenin ve evlilik bedeli olan mehirlerini de kendilerine güzelce verin. Eğer evlendikten sonra cezâ gerektiren yüz kızartıcı bir suç işleyecek olurlarsa, onlara, hür kadınlara verilen cezânın yarısını verin. Çünkü cariyelerin toplumsal statüsü ve içinde yetiştikleri olumsuz şartlar, bunu gerektirmektedir.
Bu cariyelerle evlenme izni, içinizden kendine hâkim olamayıp sıkıntıya ve zina tehlikesine düşmekten endişe edenler içindir. Bununla birlikte, bekârlığın sıkıntılarına sabredip, hür bir kadınla evleninceye dek beklemeniz, sizin için daha iyidir. Zira ortak kültürü paylaşan eşler daha mutlu, sağlıklı ve uyumlu bir âile oluştururlar. Gerçi ne kadar titiz davransanız da, mutlaka hatalar, kusurlar olacaktır, fakat ihlâs ve samimiyetle Rabb’inize yöneldiğiniz sürece, bunlar bağışlanacaktır. Çünkü Allah, çok bağışlayıcı, çok merhametlidir. İşte bu merhametin tecellîsî olarak:
26-Allah, dünya ve âhirette mutlu olmanızı sağlayacak prensipleri size açıkça bildirmek, sizi de öncekilerin yürüdüğü hidâyet yollarına iletmek ve kötülükleri ortadan kaldırıp günahlarınızı bağışlamak istiyor. İşte bu yüzden size âyetlerini gönderiyor. Hiç kuşkusuz Allah, her şeyi en iyi bilendir, sizin yararınız için en uygun hüküm verendir.
Ama doğru yolda yürümenizi engellemek isteyenler de her zaman olacaktır:
27-Allah, yüzünüze bakıp sizleri bağışlamak istiyor; arzu ve heveslerinin esiri olan kâfir ve münâfıklar ise, büsbütün sapıp yoldan çıkmanızı istiyorlar.
28-Buna karşılık Allah, gerek din adına uydurulan hurâfelerin, gerekse saçma sapan töre ve geleneklerin sırtınıza acımasızca yüklediği yüklerinizi hafifletmek istiyor. Çünkü insanoğlu, ne kadar üstün yeteneklere sahip olsa da mükemmel değildir, birçok yönlerden zayıf yaratılmıştır. O hâlde, her şeyi en mükemmel bilen, tam bilen, yanılma ve haksızlık yapma ihtimali olmayan Allah’ın sözüne kulak verin:
29-Ey iman edenler! Birbirinizin mallarını haksız yollarla yemeyin; ancak, karşılıklı anlaşmaya dayalı bir alışveriş, yahut hediye, miras, vasiyet, sadaka, mehir, tazminat gibi meşrû yollarla elde ettiğiniz kazançlar hariç. Bununla birlikte, ilk bakışta karşılıklı anlaşmaya dayalı bir alışveriş gibi görünen, fakat aslında, bir tarafın bilgisizliği, tecrübesizliği yahut çâresizliği sebebiyle aldatıldığı, açıkça zarara uğratıldığı ticârî ve hukukî işlemler de haksız kazanç kapsamına girer. Çünkü bir kişinin kendisine yapılan haksızlığı kabullenmesi, bunu zulüm olmaktan çıkarmaz. Bir de, haksız yere birbirinizin canına veya intihar ederek kendi canınıza kıymayın! Doğrusu Allah, size karşı son derece şefkatli ve merhametlidir. Siz de O’nun merhametine lâyık olmaya çalışın. Unutmayın ki:
30-Her kim düşmanca duygularının esiri olup böyle bir zulüm işleyecek olursa, onu cehenneme atacağız! Bu, Allah’a göre çok kolaydır. O hâlde, hiç kimseye zulüm ve haksızlık etmeyin. Gerçi melekler gibi günahsız olmanızı da beklemiyoruz:
31-Eğer siz, size yasaklanan büyük günahlardan kaçınabilirseniz, Biz de ufak tefek suçlarınızı bağışlar ve sizi muhteşem ikramlarla ağırlayacağımız şerefli bir makâma yüceltiriz! O hâlde, bu nîmetleri kazanmak için gayret gösterin, hiç olmayacak hayâller peşinde koşarak oyalanmayın:
32-Allah’ın, kiminizi diğerlerinden daha üstün kıldığı ve doğuştan gelen, çalışmakla elde edilemeyen bir takım meziyet ve nîmetleri boş bir kuruntuyla arzu etmeyin. Çünkü Allah sizi, kendisinin verdiği güç, kabiliyet ve imkanlar oranında değil, içinde bulunduğunuz şartlar dahilinde, bunları ne ölçüde kullandığınıza, bu yolda ne kadar çaba harcadığınıza göre hesaba çekecektir. Dolayısıyla, erkekler de kendi kazandıklarından bir pay alacaklar, kadınlar da kendi kazandıklarından -güç ve imkânları oranında- bir pay alacaklardır. Evet, saçma ve anlamsız isteklerde bulunmayın, fakat Allah’ın lütuf ve nîmetlerinden size de bahşetmesini, en yüce makamlara çıkarmasını elbette dileyin! Hiç kuşku yok ki Allah, her şeyi bilmektedir. Ve her hak sahibine, hakkını verecektir:
33-Gerek ana babalar, gerek diğer akrabalar, gerekse evlilik sözleşmesi yaptığınız kimseler olsun; hepsinin bıraktığı mallar için belirli mirasçılar tayin ettik. O hâlde, her birine paylarını eksiksiz verin. Kuşkusuz Allah, her şeye şâhittir.
Fakat erkek, kadına göre daha çok miras alacaktır, çünkü:
34-Erkekler, hanımlarını koruyup gözetmekle yükümlü olup, onlar üzerinde âmir ve yöneticidirler. Çünkü Allah, insanlardan bazılarını yaratılışça diğerlerinden daha üstün kılmıştır. Daha güçlü, cesaretli ve dayanaklı olan erkek, bu görev için daha uygundur. Tabiatı gereği kadın duygusal, yufka yürekli, zayıf ve nârin olduğundan, aileyi yönetme ve onu dış tehlikelerden koruma görevi onun sırtına yüklenmemelidir. Ayrıca erkekler, çalışıp para kazanmak ve mallarından harcama yaparak âilenin geçimini sağlamakla yükümlüdürler. Yükümlülük de aynı oranda yetki gerektirdiğinden, âile reisi erkek olmalıdır.
O hâlde, iyi kadınlar, Allah’a gönülden boyun eğen, İslâm’a aykırı bir istekte bulunmadıkları sürece kocalarına itaat eden ve Allah’ın koruduğu ve korunmasını emrettiği namuslarını, âile içi mahremiyet ve gizlilikleri koruyan kadınlardır.
Yuvanızın yıkılmasına sebep olabilecek çirkin ve iffetsizce davranışlarından korktuğunuz kadınlara gelince, onlara önce, Allah’ı ve âhiret gününü hatırlatarak ve yaptıkları çirkin davranışların mutlaka cezâlandırılacağı konusunda kendilerini uyararak güzelce nasihat edin, isyankârlıklarından vazgeçmezlerse, sizi kaybettikleri takdirde neler hissedeceklerini onlara göstermek için, bir süre ilginizi azaltarak onları yataklarında yalnız bırakın, bu da fayda vermeyecek olursa, bir âile faciasını önlemek için son çare olarak, gerekirse onları hafifçe dövebilirsiniz. Eğer bundan sonra size itaat ederlerse, geçmişte olanları affedin; önceki kusurlarını bahâne ederek onları incitmeye kalkmayın. Unutmayın ki, sizin bir çok günahınızı affeden ve sizden çok daha güçlü olan Allah yücedir, büyüktür. Siz de yücelik istiyorsanız, âdil ve merhametli olmalısınız.
Âilede iyice huzursuzluk baş göstermişse, o zaman iş büyüklere düşer. O hâlde, ey âile büyükleri, hâkimler ve yöneticiler!
35-Şâyet karı kocanın aralarının iyice açılmasından ve artık yuvanın yıkılacağından endişe ederseniz, erkeğin ve kadının âilelerinden âdil birer hakem tayin edip onlara gönderin. Her iki taraf da iyi niyetle işi düzeltmek isterlerse, Allah kalplerine sevgi ve merhamet ilham ederek onları yeniden barıştıracaktır. Öyle ya, Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.
Her şeyi bilen Allah, âile ve toplumun huzuru için sizlere emrediyor:
36-Yalnızca Allah’a kulluk ve ibâdet edin, hiçbir şeyi ve hiç kimseyi O’na denk tutmayın! Ana babaya ve diğer yakın akrabaya, yetimlere ve yoksullara, gerek soy, gerek mesafe, gerekse inanç bakımından size yakın ve uzak komşulara, birlikte olduğunuz iş, yol veya hayat arkadaşınıza, yolda kalmış kimselere, emriniz altındaki köle, cariye, hizmetçi ve işçilere iyilik edin. Şunu iyi bilin ki Allah, kendini beğenen kibirli insanları sevmez:
37-Onlar, hem kendileri cimrilik yapar, hem de çevresindekilere cimriliği tavsiye ederler. Allah’ın kendilerine lütfedip bağışladığı nîmetleri yoksullara vermemek için gizlerler. İşte böyle nankörlere, alçaltıcı bir azap hazırladık!
O hâlde cimri davranmamalı, mallarınızı Allah için harcamalısınız, fakat:
38-Allah’a ve âhiret gününe gerçekte inanmadıkları hâlde, sırf başkalarına gösteriş yapmak amacıyla mallarını yoksullara harcayanları da Allah elbette sevmez. Evet, şeytanı arkadaş olarak seçenler, ne kötü bir arkadaş ediniyorlar!
39-Oysa Allah’a ve âhiret gününe inanıp O’nun bağışladığı nîmetlerden bir kısmını O’nun yolunda harcamış olsalardı, kendileri için ne iyi olurdu! Şunu unutmasınlar ki, Allah onları ve yaptıkları kötülükleri gâyet iyi biliyor. Ve hepsinin hesâbını soracaktır
40-Çünkü Allah, hiç kimseye zerre kadar bile haksızlık etmez; küçük olsun büyük olsun, herhangi bir iyilik yapılmışsa, onu kat kat artırır ve ayrıca kendi katından büyük bir ödül bahşeder.
Buna rağmen, ne cüretle Allah’ın âyetlerine karşı gelebiliyorlar?
41-Peki, Diriliş Günü her ümmetten bir Peygamberi kendi ümmetine karşı şâhit tutacağımız gibi, seni de ey Muhammed, bu ümmete karşı şâhit tuttuğumuz zaman, o günahkârların hâli nice olacak?
42-Bugün Allah’ın âyetlerini inkâr edip Peygambere başkaldıranlar, o Gün cehennem azâbını karşılarında görünce, “Âh, keşke mezarımızdan hiç çıkarılmasaydık da, toprak olup gitseydik!” diye feryâd ederlerken, yerin dibine geçirilmiş olmayı ne kadar da arzu edecekler! İşte o gün zâlimler, yaptıklarının hesabını bir bir verecek ve olup biten hiçbir şeyi Allah’tan gizleyemeyecekler!
O hâlde Allah’a gönülden itaat etmeli, hele bu itaatin en önemli göstergesi olan namazı, gözünüz gibi korumalısınız:
43-Ey iman edenler! Sarhoşluk verici her türlü içkiden, uyuşturucudan uzak durun! Ama eğer bu günahı işleyip sarhoş olmuşsanız, sarhoşken, ne söylediğinizi bilinceye, yâni iyice ayılıp kendinize gelinceye kadar namaza yaklaşmayın ve cinsel ilişki veya şehvetle meni boşalması sonucu boy abdesti almanız gereken bir durumda, yâni cünüp iken de, -hastalık, yolculuk ve su bulamama durumu hariç- tepeden tırnağa yıkanıp boy abdesti almadıkça, yine namaza yaklaşmayın. Ay hâli görmekte olan bir kadın da aynen cünüp gibidir. Cünüp olan kişi boy abdesti almadıkça namaz kılamaz, Kurân okuyamaz, Kâbe’yi tavaf edemez ve mescide giremez.
Ama eğer hasta veya yolculuk hâlinde iken abdest almanız veya yıkanmanız gerektiği hâlde, buna imkân bulamamış iseniz, yâhut hasta veya yolcu olmadığınız hâlde, tuvalet ihtiyacınızı gidermiş veya bir kadınla aşırı derecede şehvet uyandıracak şekilde temasta bulunmuş olur da, abdest alacak veya yıkanacak su bulamazsanız, ya da bulduğunuz suyu kullanmanıza herhangi bir engel varsa, o zaman, namaza bir ön hazırlık olarak şöyle teyemmüm alın: temiz bir toprak veya taş, kireç, kum ve benzeri toprak cinsinden bir madde bulun ve ona ellerinizi hafifçe sürüp çırptıktan sonra, ellerinizi yüzünüze ve kollarınıza sürün. Zorunlu hâllerde, bu da abdest veya gusül, boy abdesti yerine geçer.
İşte Allah, size böyle kolaylıklar sunuyor. Zira Allah çok merhametli, çok bağışlayıcıdır.
Namaz ve diğer ibâdetlerle içe doğru derinleşirken, dış dünyayı da ihmal etmeyin. Çünkü her zaman çevrenizde, size kin besleyen düşmanlarınız olacaktır:
44-Kendilerine Kitaptan bir pay verilen şu Yahudilere bir baksana; doğru yolu bırakıp sapıklığı tercih ettikleri yetmiyormuş gibi, sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar! Üstelik bunu, size dost görünerek yapmaya çalışıyorlar.
45-Korkmayın, Allah kimlerin size düşmanlık beslediğini çok iyi biliyor. O hâlde, dostunuzu düşmanınızı O’nun direktifleri doğrultusunda belirleyin. Unutmayın ki, size dost olarak da, yardımcı olarak da Allah yeter. Bu yüzden sizi savaş meydanında yenemeyeceklerini anlayan kâfirler, türlü planlarla, hile ve tuzaklarla aranıza fitne sokmaya çalışacaklar:
46-Yahudiler arasında öyle düşük karakterli kimseler var ki, kelimelerle oynayıp anlamlarını çarpıtıyor ve Peygamberin huzurunda konuşurken, güya inancınıza hakaret amacıyla tıpkı sarhoş gibi dillerini eğip bükerek:
“Semi’na ve eta’na!: İşittik ve itaat ettik” yerine “Semi’na ve asayna!: İşittik ve isyan ettik!” diyorlar.
“Sen izin vermedikçe konuşamayız!” veya “Asıl sen bizi dinle, çünkü sen dinlenilmeye lâyık değilsin!” anlamına gelebilecek kaypak kelimelerle “Vesma’ ğayra musma’!” diyorlar.
Ve hem “Bizi gözet!”, hem de “Hey, bizim çoban!” anlamına gelebilecek şekilde “Râinâ!” diyorlar.
Hâlbuki onlar, kelimeleri çarpıtmadan, adam gibi;
“İşittik ve itaat ettik!” “Bize kulak ver!” ve “Bizi gözet ve âdil bir hakem ve yönetici olarak aramızda hükmet!” demiş olsalardı, elbette bu, kendileri için en doğru ve en uygun davranış olurdu. Fakat öyle olmadı, çünkü Allah, nankörce davranıp Son Elçiyi inkâr etmeleri yüzünden kalplerini mühürleyerek onları lânetlemiştir, bundan dolayı içlerinden pek azı hariç, iman etmezler.
Ama her şeye rağmen, bu lânetten kurtulmaları mümkündür:
47-Ey kendilerine Kitap verilmiş olan Yahudi ve Hıristiyanlar! Elinizdeki tahrif edilmemiş ilâhî bilgileri onaylayıp pekiştirmek üzere indirmiş olduğumuz şu Kurân’a iman edin! Aksi hâlde, ya bazılarınızın hakîkati işitme, görme ve dile getirme yeteneklerini tamamen ellerinden alarak yüzlerini silip arkasına döndüreceğiz, ya da Cumartesi yasağını çiğneyenleri lânetlediğimiz gibi, sizi de ömür boyu alçaklık ve perişanlığa mahkûm ederek lânetleyeceğiz! Allah’ın emri, mutlaka yerine getirilecektir.
Sakın ola ki, “Ne de olsa Allah’a iman ediyoruz, nasılsa bağışlanırız!” ümidiyle Allah’ın âyetlerine sırt çevirmeyin! Unutmayın ki:
48-Allah, kendisine ortak koşulmasını -zamanında tövbe edilmediği takdirde- asla bağışlamaz. Bir kimse Allah’a inansa bile, O’ndan başka ilâhlara tapınarak yahut ilâhî hükümleri reddedip arzu ve heveslerini ilahlaştırarak Allah’a ortak koşar ve tövbe etmeden ölürse, Allah onu asla affetmeyecektir. Bundan daha hafif günahları ise, dilediği kimseler için bağışlayabilir. Fakat müşriklerin bağışlanması, asla söz konusu olamaz. Çünkü Allah’a ortak koşanlar, O’na iftira ederek korkunç bir günah işlemişlerdir!
49-İşledikleri bunca günahları görmezlikten gelerek tertemiz olduklarını iddia edenleri görüyorsun, değil mi? Hayır, “Benim kalbim temiz!” demekle hiç kimse temizlenmiş olmaz, aksine Allah, dilediğini tertemiz kılıp yüceltir. Dolayısıyla gerçek anlamda temizlik, ancak O’nun hoşnutluğunu kazanmakla elde edilebilir. Bunun da tek yolu, O’nun gönderdiği ilkelere uygun bir hayat yaşamaktır. Demek ki, -hangi ırktan, hangi sınıftan olursa olsun- hiç kimseye kıl kadar haksızlık edilmeyecek, hiç kimseye hak etmediği bir cezâ veya ödül verilmeyecektir.
50-Bak, nasıl da Allah’a karşı olmadık yalanlar uyduruyorlar! “Allah bizi ayrıcalıklı bir millet olarak seçip yüceltmiştir ve ne yaparsak yapalım, bizi asla cezalandırmayacaktır! Bu yüzden, O’nun gönderdiği Son Elçiye ve Kurân’a iman etmek zorunda değiliz!” diyerek, hiç çekinmeden O’nun adına yalan söylüyorlar! Bu apaçık günah, baş aşağı cehenneme atılmaları için onlara yeter!
51-Kendilerine Kitaptan bir pay verilenlere bir baksana; hükmüne kayıtsız şartsız boyun eğdikleri din adamlarına, yâni cibt’e ve ilâhî kanunlara aykırı hükümler veren azgın güçlere, yâni tağut’a inanıyorlar. Ayrıca, putperest kâfirler için, “Bunlar ne kadar müşrik olsalar da, Müslümanlardan daha doğru yoldadırlar!” diyorlar. Aslında böylece, kendi dinlerini de inkâr etmiş oluyorlar.
52-İşte bunlar, Allah’ın lânet ettiği kimselerdir! Allah da kime lânet etmişse, artık onu kurtaracak bir yardımcı bulamazsın.
53-Bunlar hangi yetkiyle dilediklerini cennetlik, dilediklerini cehennemlik ilân ediyorlar? Yoksa onlara ilâhî egemenlik ve hükümranlıktan bir pay mı verilmiş? Eğer öyle olsaydı ve bu cimri insanlara bu konuda yetki verilseydi, insanlardan bir incir çekirdeği kadar iyiliği bile esirgerlerdi.
54-Yoksa onlar, kendi ırkları dışındaki insanları, Allah’ın engin rahmetiyle onlara verdiği Kitap, peygamberlik gibi nîmetler yüzünden kıskanıyorlar mı? Oysa daha önce İbrahim’in nesline -ki sen de o nesildensin- Kitap ve Kitaptaki bilgileri pratik hayata uygulama yeteneği olarak hikmet vermiş ve onlara büyük bir hükümranlık bahşetmiştik.
55-Ama hâlâ içlerinde ona inananlar da var, ondan yüz çevirenler de var. İşte, şimdi de Son Elçiyi yalanlıyorlar. O hâlde, onlara cehennemin çılgın alevi yeter!
56-Evet, âyetlerimizi inkâr edenleri öyle korkunç bir ateşe atacağız ki, derileri kavrulup döküldükçe, azâbı iyice tatsınlar diye, her defasında onun yerine taze deriler yaratacağız.
Kuşkusuz Allah, sonsuz kudret ve hikmet sahibidir.
57-İman edip doğru ve yararlı işler yapanlara gelince, onları da ağaçlarının altından ırmaklar akan ve sonsuza dek içinde yaşayacakları cennet bahçelerinde ağırlayacağız. Onlara orada tertemiz eşler vardır. Biz onları, koyu bir gölgeliğe, yâni olabildiğince keyif ve mutluluk içinde yaşayacakları sonsuz nîmetler diyarına yerleştireceğiz. İşte bu nîmetleri hak edebilmeniz için:
58-Allah size, emânet ve yetkileri o konuda güvenilir ve yetenekli olan ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman, kim olursa olsun adâletle hükmetmenizi emrediyor. Bakın, Allah size ne güzel öğüt veriyor! Hiç kuşkusuz Allah her şeyi işitendir, bilendir.
Ve işte, en büyük emânetin verileceği yer:
59-Ey iman edenler! Allah’a kayıtsız şartsız itaat edin, O’nun buyruklarını size ileten bir elçi olarak, Peygambere de kayıtsız şartsız itaat edin; bir de, Kurân ve Sünnete aykırı hüküm vermedikleri sürece, sizin gibi müminlerden olan ve bu iki kaynak tarafından yetki sahibi kılınan kimselere, yâni Müslüman ve âdil yöneticilere, İslâm âlimlerine, âile büyüklerine birlikte yaşadığınız insanlardan sizden herhangi bir şey isteyenlere ve benzeri itaat edin! Fakat onlara itaat, Allah’a ve Peygambere itaat gibi kayıtsız şartsız olmamalıdır:
Şâyet böyle, sizden bir şeyler isteyen, size yaşantınızla ilgili emirler veren yaşantınızla insanlarla herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, -eğer Allah’a ve âhiret gününe gerçekten inanıyorsanız- o anlaşmazlık konusunu Allah’a ve Peygambere danışmalısınız. Yâni, yöneteni-yönetileniyle, âlimi-câhiliyle, kadını-erkeğiyle ey müminler! Hayat proğramınızla ilgili, sizi yöneten idarecilerle, size dininizi öğreten âlimlerle, âilenizin bir ferdiyle veya diğer insanlarla her hangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, çözüm için Allah’ın kitabına, yâni Kurân’a ve Peygamberin Allah’tan aldığı diğer talimatlara, yani Sünnet’e başvurmalısınız. Bunu yapmak için de, -en azından ortaya konan delilleri anlayabilecek düzeyde- Kurân ve Sünnet bilgisine sahip olmanız gerekmektedir.
Eğer anlaşmazlığın çözümüyle ilgili Kurân ve Sünnette açık bir hüküm bulamazsanız, bu iki kaynağın temel prensipleri çerçevesinde anlaşacağınız çözümler üretmelisiniz.
İşte bu, sizin için en hayırlı ve sonuç itibariyle en güzel davranış şeklidir. Ve bu konudaki tavrınız, kimin Müslüman kimin münâfık olduğunu ortaya koyacaktır:
60-Ey Peygamber! Sana indirilen ve senden önce indirilmiş olan Kitaplara inandıklarını iddia eden şu ikiyüzlülerin hâllerine bir baksana; hem Müslüman olduklarını söylüyorlar, hem de Kurân’ın hükmünü terk edip tağut’un, yâni Allah’ın hükümlerini hiçe sayan o azgın kâfirlerin hakemliğine başvurmak ve onların egemenliği altına girmek istiyorlar.
Hâlbuki kendilerine, (2-Bakara: 256’da) tağut’u kesinlikle reddetmeleri emredilmişti. Ne var ki şeytan, onları doğru yoldan uzaklaştırıp büsbütün saptırmak istiyor.
61-Onlara, “Haydi; imanınızın gereği olarak Allah’ın indirdiği Kurân’ın hükmüne ve Peygamberin sünnetine gelin!” denildiği zaman, bu münâfıkların senden büsbütün yüz çevirdiklerini görürsün.
62-Kendi elleriyle yaptıkları kötülükler yüzünden başlarına bir felâket gelince, nasıl da sana gelip “Bizim amacımız iyilik etmek ve müminlerle kafirler arasını uzlaştırmaktan başka bir şey değildi!” diye Allah’a yeminler ediyorlar!
63-Ama Allah, kalplerindeki gerçek niyetlerini bilmektedir. O hâlde, onları Allah’a bırak; fakat tebliğ görevini asla ihmal etme: Bizzat kendilerini ilgilendiren, iç dünyalarına seslenen açık, anlaşılır, güzel ve etkileyici sözlerle onlara öğüt ver. Allah’ın Elçisine karşı gelenler, şunu iyi bilsinler ki:
64-Biz her peygamberi, ancak -Allah’ın izniyle- kendisine itaat edilsin diye gönderdik. Peygambere itaat edilmeyecekse, onun Peygamber olmasının ne anlamı kalır? Kurân hayat nizamı olmayacaksa, ona iman iddiasının ne değeri olur?
Eğer onlar günah işleyerek kendilerine zulmettikleri vakit, ümitsizliğe kapılmadan derhâl tövbe ederek senin huzuruna gelip içtenlikle Allah’tan bağışlanma dilemiş olsalardı; Peygamber de bağışlanmaları için duâ etmiş olsaydı, Allah’ın ne kadar bağışlayıcı ve merhametli olduğunu elbette göreceklerdi.
65-Hayır! İnanan bir insan, Allah’ın kanunlarına nasıl karşı gelebilir? Ey Muhammed! Rabb’ine yemin olsun ki, onlar, aralarında anlaşmazlığa düştükleri konularda seni hakem tayin edip de, verdiğin hükme karşı içlerinde en ufak bir burukluk bile duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkları sürece, iman etmiş olamazlar!
66-Demek onlara, “Allah yolunda savaşarak canlarınızı fedâ edin!” ya da “Zulmün egemen olduğu yurdunuzdan çıkın ve Allah yolunda hicret edin!” diye emretmiş olsaydık, -içlerinden pek azı hariç- emrimize karşı geleceklerdi.
Oysa kendilerine verilen öğütleri tutsalardı, elbette bundan kendileri kazançlı çıkar, üstelik daha sağlam ve sağlıklı bir inanca kavuşarak, istikrarlı bir toplum meydana getirmiş olurlardı.
Oysa kendilerine verilen öğütleri tutsalardı, elbette bu onlar için hem daha hayırlı, hem imanları için daha pekiştirici olurdu.
67-O takdirde biz, elbette onlara katımızdan büyük bir ödül bahşeder,
68-Ve kendilerini dosdoğru yola iletirdik.
69-Çünkü her kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, mahşer günü Allah’ın nîmetler bahşettiği peygamberlerle, doğruluktan ayrılmayan sıddıklarla, Allah yolunda seve seve canlarını fedâ ederek hakîkate şâhitlik eden şehitlerle ve iman, ahlâk ve ibâdette ihsan mertebesine ulaşmış olan sâlihlerle birlikte olacaklardır. Ne güzel arkadaştır onlar!
70-İşte bu nîmetler, doğrudan doğruya Allah’ın lütfudur. Her şeyi bilen bir şâhit olarak, Allah yeter! İşte bu lütfu kazanmak için:
71-Ey iman edenler! Düşmana karşı her türlü hazırlığınızı yaparak, duruma göre küçük gruplar hâlinde veya topluca Allah yolunda savaşa çıkın!
72-İçinizden, işi ağırdan alan ve yetişemedim bahânesiyle sizinle birlikte savaşa gelmeyen münâfıklar da olacak: Siz savaştayken başınıza bir felâket gelecek olsa, bu tip münâfık, “Allah yüzüme baktı da beni korudu, iyi ki onlarla birlikte değildim!” der.
73-Fakat Allah’tan size zafer ve ganîmet gibi bir nîmet erişecek olsa, sanki kendisiyle aranızda hiçbir dostluk ilişkisi olmamış bir yabancı gibi davranarak, “Ah, keşke ben de onlarla birlikte olsaydım da, kazandıkları ganîmetlere ortak olarak büyük bir başarı elde etseydim!” der.
74-O hâlde, dünya hayatının gelip geçici menfaatleri karşılığında âhiretin sonsuz nîmetleri kazanmak isteyenler, Allah yolunda mallarını, canlarını fedâ ederek savaşsınlar! Çünkü Allah yolunda savaşanlara, -ister şehit edilsin, ister gazi olup zafer kazansın- Hesap Gününde büyük bir ödül vereceğiz!
75-Size ne oldu ki, “Ey Rabb’imiz! Bizi şu zâlimler diyarından kurtar; lütfen bize elimizden tutacak bir dost, zalimlere karşı bizi koruyacak bir yardımcı gönder!” diye yalvaran şu çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar için Allah yolunda savaşmıyorsunuz? Unutmayın ki;
76-İnananlar Allah yolunda, kâfirler ise kendilerini ilâh yerine koyan azgın yöneticilerin, yâni tağutların yolunda savaşırlar. O hâlde, şeytanın dostlarına karşı savaşın! Eğer sebat gösterirseniz, kesinlikle gâlip geleceksiniz. Çünkü şeytanın hilesi, gerçekten pek zayıftır. Eğer insan günah işliyorsa, bunun sebebi bizzat kendisidir:
77-Şu kimselerin hâline ibret nazarıyla bir baksana: Onlar, Allah yolunda savaşmakta pek hevesli görünüyorlardı. Fakat henüz yeterli şartlar oluşmadığından, kendilerine:
“Size eziyet eden zâlimlere karşı şimdilik sabredin, savaştan elinizi çekin. Namazı kılın, zekâtı verin ve yoğun bir tebliğ faaliyetine girişerek, sağlam bir toplumun temellerini atın!” denilmişti. Fakat zamanı gelip de onlara Allah yolunda savaş emredilince, içlerinden bir grup Allah’tan korkarcasına, hattâ daha büyük bir korkuyla düşmandan korkarak:
“Ey Rabb’imiz, niçin bize savaşmayı emrettin? Bize biraz daha süre tanısaydın da azıcık daha yaşasaydık olmaz mıydı!” demeye başladılar. Onlara de ki:
“Bu dünyanın nîmetleri hem gelip geçici, hem de çok azdır. Oysa kötülüklerden korunabilenler için âhiret çok daha hayırlıdır. Korkmayın, hepiniz hak ettiğiniz ödülü alacaksınız ve hiç birinize zerre kadar olsun haksızlık yapılmayacak.”
Kaldı ki, Allah yolunda olmasa bile, er geç ölümle yüz yüze gelmeyecek misiniz?
78-Her nerede olursanız olun, sapasağlam kaleler içinde korunmuş bile olsanız, hattâ gökteki yıldızlara dahî çıksanız, eninde sonunda ölüm gelip sizi bulacaktır. Öyleyse, ölüm korkusuyla vazifeden kaçmanın ne anlamı var? Fakat münâfıklar, kendilerine bir iyilik ulaştığında, “Bu Allah’tandır.” diyorlar; fakat başlarına bir kötülük gelince, “Bu senin uğursuzluğun yüzündendir, ey Muhammed!” diyorlar. Böylece senin şahsında İslâm’ı mahkûm etmeye çalışıyorlar. Onlara de ki: “Hayır! Bütün iyilik ve kötülükler, -her ne kadar bazılarının meydana gelmesine sizin tercih ve irâdeniz sebep olmuş ise de- hepsi Allah’ın katındandır. Yâni, O’nun izni ve irâdesi iledir. Çünkü O izin vermedikçe, hiçbir şey gerçekleşmez. İyi veya kötü, var olan her şey sonuçta O’nun yaratması ve takdiri iledir. Fakat bundan yola çıkarak, ‘İyilik ve kötülük Allah’tandır yâni onlara Allah sebep olmuştur’ denilemez. Zira O, kötülük yapılmasına razı değildir, dolayısıyla razı olmadığı şeyin müsebbibi de olamaz.”
O hâlde, bu insanlara ne oluyor ki, söylenenleri doğru anlamaya bir türlü yanaşmıyorlar? Doğrusu şu ki:
79-Ey insanoğlu! Sana ulaşan her iyilik, -onu kendi irâdenle çalışarak elde etmiş olsan bile- gerçekte Allah’tandır. Çünkü bütün iyiliklerin, güzelliklerin kaynağı O’dur. Seni yaratan, iyilik yapma kudret ve irâdesini sana bahşeden ve bu iyilikleri yapmanı emreden, Allah’tır. Başına gelen her kötülük de, -Allah’ın katından, yâni O’nun izni ve irâdesi ile olsa da- senin kendi günahın yüzündendir. Çünkü Allah, yapılmasına onay vermediği hiçbir şeyin müsebbibi değildir. Eğer sen, Allah’ın sana bağışladığı imkân ve yetenekleri O’nun istediği yönde kullanmayıp cezâyı hakketmişsen, bunun sorumlusu yalnızca sensin.
Dikkat edin, burada sözü edilen kötülük, imtihân gereğince insanın başına gelen kaza, hastalık, sakatlık, iflâs, ölüm gibi hâller veya zâlimlerin baskı ve eziyetlerine uğramak, imtihan gereği sıkıntı çekmek gibi “kötü gibi görünen şeyler” değil, kişiyi Allah’ın rahmetinden uzaklaştıran ve hoşnutluğundan mahrum bırakan “gerçek” kötülüktür. Unutmayın ki, insanoğlunun sınırlı bilgisiyle kötü zannettiği bir çok şey, aslında kendi yararına olabilir. Dolayısıyla, imtihân hikmetince insanın başına gelen bu tür ‘kötülükler’ size verilmiş bir cezâ değil, aksine birer ilâhî lütuf olduğundan, elbette Allah’tandır.
Sonuç olarak, yaratma ve izin verme bakımından iyilik de kötülük de Allah’ın katındandır, fakat onay verme ve razı olma bakımından iyilikler Allah’tan, kötülükler ise kendi tercih ve irâdesiyle onu gerçekleştiren insandandır.
Ey Muhammed! Münâfıkların sözlerine üzülme, sen hiçbir zaman kötülük kaynağı olamazsın. Zira Biz seni, insanlığa iyilik ve güzellikleri öğreterek hayırlara vesîle olan mübarek bir Elçi olarak gönderdik. Buna şâhit olarak da, Allah yeter:
80-Kim Peygambere itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirecek olursa, üzülme, sen onların inkârından sorumlu değilsin. Çünkü Biz seni, onların başına bekçi olarak göndermedik. Sen onları doğru yola getirmek için gayret gösterirken;
81-Münâfıklar, yüzüne karşı “Emrindeyiz!” diyorlar. Fakat içlerinden bir kısmı, senin yanından ayrılır ayrılmaz, sabahlara kadar önceki söylediklerinin tam tersi plânlar kuruyorlar. Fakat Allah, gece boyunca kurdukları bu hileleri bir bir kaydediyor. Ve hepsinin cezasını da bir bir verecektir! O hâlde, artık onlara fazla yüz verme! Sana zarar verirler diye de korkma, Allah’a güven! Zira güvenilir bir vekil olarak, sana Allah yeter! O hâlde, sürekli Kurân’ı gündeme getirerek onları düşünmeye dâvet et:
82-Onlar, Kurân’ı hiç araştırıp üzerinde düşünmüyorlar mı? Çünkü, eğer Allah’tan başkası tarafından meydana getirilmiş olsaydı, yirmi üç yıl gibi uzun bir sürede tamamlanan bu kitabın içinde bir çok tutarsızlıklar, akıl ve sağduyu ile bağdaşmayan nice yanlışlık, çelişkiler göreceklerdi! Fakat hiçbir çelişki bulamadılar ve bulamayacaklar, çünkü onu gönderen Allah’tır! Ne var ki münâfıklar, bu kitaba kulak verecekleri yerde, yalan haberler düzerek veya bire on katarak Müslümanların gözünü korkutmaya çalışıyorlar. İşin kötüsü, bazı saf ve bilgisiz Müslümanlar da onları destekleyerek zulme ortak oluyor:
83-Onlara, İslâm toplumunun güvenliğini ilgilendiren veya müminler arasında ümitsizlik ve paniğe yol açabilecek bir söylenti ya da önemli bir haber ulaşınca, olayın içyüzünü araştırmadan ve sebep olabileceği zararları hiç düşünmeden, hemen onu sağa sola yayarlar.
Hâlbuki, bu haberi duyar duymaz, onu Peygambere ve aralarındaki yetki sahibi kimselere (04-Nisa:59) iletmiş olsalardı, o yetkililer arasından bu tür haberlerden doğru hüküm çıkarma becerisine sahip olanlar, onu titizlikle araştırıp haberin aslını ortaya çıkaracak ve buna karşı neler yapılması gerektiğini bileceklerdi.
Bakın, eğer Allah’ın size lütuf ve merhameti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytanın ve o münâfıkların peşine takılıp gitmiştiniz!
84-O hâlde, ey hakîkat yolunun yolcusu! Tek başına kalmış olsan bile cihâdı terk etme, zâlimlere karşı Allah yolunda savaş! Unutma ki sen, ancak kendi eylemlerinden sorumlusun. Bu sorumluluğun gereği olarak, bütün inananları cesaretlendirerek savaşa teşvik et ve hiçbir zaman ümidini yitirme; çünkü siz üzerinize düşeni yaptığınız takdirde, Allah kâfirlerin gücünü kıracaktır! Unutma ki, Allah’ın kudreti sınırsız, cezâsı da pek çetindir!
Bunun için, zâlimlerin vereceği cezâdan korkmamalısın! Hem Allah yolunda savaşmalı, hem de gâfil müminleri uyandırıp bu mücâdeleye yönlendirmelisin. Çünkü:
85-Kim güzel ve yararlı bir işe aracılık ederse, o işten kazanılacak mükâfâtta kendisine de bir pay vardır. Kim de kötü ve zararlı bir işe aracılık ederse, ondan doğacak zararlarda kendisine de bir sorumluluk payı vardır. Böylece her insan, yaptığının karşılığını tam olarak görecektir. Çünkü her şey, Allah’ın kudret ve gözetimi altındadır.
Allah yolunda böyle amansız mücâdele verirken, barış ve dostluk amacıyla size uzatılan eli geri çevirmeyin:
86-Düşman topraklarında bulunduğu hâlde, kendisinin Müslüman olduğunu veya size karşı barışçıl amaçlar taşıdığını ifâde etmek üzere, size biri tarafından “Selâmün aleyküm!” diye selâm verildiği veya düşmanlarınız tarafından size hayat hakkı tanınıp barış teklif edildiği zaman, siz bu selâma ve barış teklifine ondan daha güzeliyle, ya da en azından aynen karşılık verin! Şunu hiç unutmayın ki, Allah, her şeyin hesâbını tutmaktadır. Ve bu hesaplar, boşu boşuna tutulmuyor:
87-Allah, -ki O’ndan başka boyun eğilecek, emrine kayıtsız şartsız itaat edilecek hiçbir otorite, hiçbir ilâh yoktur- gerçekleşeceğinde asla şüphe olmayan Diriliş Gününde hepinizi bir araya toplayacak ve yaptıklarınızın hesâbını bir bir soracaktır. Evet, Allah’tan daha doğru sözlü kim vardır?
Ey iman edenler! Allah doğruyu yanlıştan, hakkı bâtıldan bu kadar net çizgilerle ayırmışken;
88-Neden münâfıklar hakkında iki gruba ayrılıp birbirinizle çekişiyorsunuz? Nasıl olur da, Müslüman olduklarını söyledikleri hâlde, hiçbir mazeretleri yokken Mekke’de, kâfirler arasında kalan, kâfirler gibi yaşamaya devâm eden ve müminlere karşı zâlimlerin safında yer alan sözde müminler hakkında “Acaba bunları mümin kardeşlerimiz olarak mı göreceğiz, yoksa onlara kâfir muamelesi mi yapacağız? Bunlardan birini düşman saflarında gördüğümüzde, onunla savaşacak mıyız, yoksa onu bırakacak mıyız?” diye aranızda yersiz ve kırıcı tartışmalara giriyorsunuz? Oysa Allah, işledikleri günahlardan dolayı onları yeniden inkâr bataklığına gömerek baş aşağı etmiştir! Allah’ın saptırdığı kimseleri siz mi doğru yola getireceksiniz? Dinden dönüp kâfir oldukları bizzat Allah tarafından tescil edilen bu münâfıkları hâlâ Müslüman mı sayacaksınız? Kurân’ın kriterlerine göre kâfir sayılanları, hangi beşerî değer yargısı mümin yapabilir? Asla! Çünkü Allah’ın saptırdığına, hiç bir çıkış yolu bulamazsın!
89-Onlar, sizin de kendileri gibi inkâra saplanıp aynı duruma düşmenizi istiyorlar. O hâlde bunlar, zulüm sistemini ayakta tutan bir tuğla olmaktan vazgeçip Allah uğrunda İslâm diyarına hicret etmedikleri ve müminler safında yerlerini almadıkları sürece, onlardan hiçbirisini dost edinmeyin ve yardımına koşulması gereken bir din kardeşi olarak görmeyin! Şâyet bu uyarılara aldırmayıp yüz çevirecek olurlarsa, o zaman onları savaş meydanında gördüğünüz yerde yakalayıp öldürün! Ayrıca, onlardan hiçbirini kendinize dost ve yardımcı edinmeyin!
90-Ancak sizinle aralarında antlaşma bulunan dost ve müttefik bir topluma sığınanlar; yâhut ne sizinle, ne de kendi halkıyla savaşmayı içlerine sindiremedikleri için, tarafsız kalmak şartıyla yanınıza gelenler bunun dışındadır, onlara dokunmayın! Düşünün ki, eğer Allah dileseydi, onları başınıza musallat ederdi de, bunca zâlim varken, bir de onlar sizinle savaşırlardı. O hâlde, durumunuza şükredin ve bilin ki; eğer onlar sizinle savaşmaktan uzak durur, barış ve dostluk içinde yaşamak isterlerse, onlara karşı savaşma konusunda Allah size hiçbir yetki vermemiştir.
91-Diğer bir takım insanlar da göreceksiniz ki; ne sizinle, ne de kendi soydaşlarıyla başlarının derde girmesini istemezler; ama ne zaman Müslümanlar aleyhinde bozgunculuk ve fitneye çağırılsalar, ona koşar, balıklama ta içine dalıverirler.
Eğer bunlar, sizi rahat bırakmaz, sizinle barışa yanaşmaz ve ellerini fitne fesattan çekmezlerse, onları savaş alanında gördüğünüz yerde yakalayıp öldürün! İşte kendilerine karşı savaşmanız konusunda size açıkça yetki verdiğimiz kimseler, bunlardır.
Bir de, hicret etmeye gücü yetmediğinden, düşman diyarında yaşamak zorunda kalan Müslümanlar var ki, onlara zarar vermemek için son derece dikkatli olmalısınız, çünkü:
92-Bir mümin suçsuz bir insanı, özellikle de bir mümini -yanlışlık dışında- asla öldüremez! Çünkü inancı buna izin vermez. Kim İslâm devletinin koruması altında bulunan veya İslâm devletiyle barış hâlindeki bir devlete mensup olan bir mümini yanlışlıkla öldürürse, Müslüman bir köle veya cariye azat etmeli ve bunun yanı sıra, öldürülenin meşrû varisleri olan âilesine en az yüz deve veya iki yüz sığır yahut iki bin koyun/keçi tutarında fidye vermelidir. Ancak öldürülenin varisleri kan diyetinden vazgeçerek kâtili bağışlarlarsa, o zaman başka. Bu durumda kâtilin fidye vermesi gerekmez, fakat köleyi yine azat etmelidir. Fidyenin miktarı, zaman ve zemine göre İslâm âlimleri tarafından yeniden belirlenebilir.
Eğer bu yanlışlıkla öldürülen kişi mümin olmakla birlikte, size düşman olan ve kendileriyle fiilen savaş hâlinde olduğunuz bir devlete veya topluluğa mensup ise, kâtilin yalnızca mümin bir köle veya cariye azat etmesi yeterlidir. Bu durumda öldürülen kişi, Müslümanlarla sıcak savaş hâlindeki bir toplumda kalmakla kendi canını tehlikeye attığından ve onun âilesine diyet ödemek düşmanı maddî yönden desteklemek anlamına geldiğinden, onun için kan diyeti ödenmez.
Böyle bir topluma mensup bir kâfir -ki düşman askeri sayılır- yanlışlıkla öldürülürse ne diyet gerekir, ne de kefaret.
Ama öldürülen kişi ister mümin, ister kâfir olsun, sizinle antlaşmalı olup da Müslümanlarla barış içinde yaşayan bir devlete veya topluluğa mensup ise, aynen İslâm devletinde öldürülmüş gibi kabul edilir. Bu durumda kâtil, öldürülenin âilesine yukarıda açıklanan miktarda fidye vermeli ve Müslüman bir köle veya cariye azat etmelidir.
Ama her kim fakir olduğu için bunları bulamayacak olursa, Allah tarafından tövbesinin kabul edilmesi için, aralıksız iki ay oruç tutması gerekir. Oruç tutacak gücü de yoksa, Allah’tan bağışlanma dilemekle yetinir.
Allah her şeyi bilendir, her konuda en mükemmel hüküm verendir.
93-Her kim suçsuz bir insanı, hele hele bir mümini kasten öldürecek olursa, onun cezâsı, -gereğince tövbe etmemiş ise- ebediyen cehennemde kalmaktır! Çünkü Allah ona gazâb etmiş, onu rahmetinden kovarak lânetlemiş ve ona büyük bir azap hazırlamıştır!
O hâlde, bu gibi konularda kılı kırk yararcasına titiz ve dikkatli davranmalısınız:
94-Ey iman edenler! Allah yolunda savaşmak üzere sefere çıktığınızda, karşınızdakine saldırmadan önce -eğer mümkünse- onun düşman askeri olup olmadığını iyice araştırın; size Müslüman olduğunu bildirmek için İslâmî tarzda selâm veren veya ateşkes teklif eden hiç kimseye, bu dünyanın gelip geçici nîmetlerini kazanma uğruna “Sen Müslüman değilsin! Bizi kandırmak için yalan söylüyorsun!” deyip adamcağızın malını ganimet olarak almak için onu öldürmeyin! Çünkü asıl arzu etmeniz gereken sonsuz ganîmetler, Allah katındadır.
Unutmayın ki, siz de bir zamanlar böyle merhamete muhtaç kimseler idiniz; derken Allah yüzünüze baktı da sizi önce imansızlıktan, sonra da kâfirlerin baskı ve işkencesinden kurtardı. O hâlde, telâfîsi imkânsız bir hatâ işlemeden önce, sizden emân dileyen kişinin durumunu iyice araştırın! Unutmayın ki Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
“Madem durum bu kadar tehlikeli, öyleyse ne olur ne olmaz; en iyisi savaşa hiç gitmeyelim!” de demeyin, çünkü:
95-Savaşa gitmelerini engelleyecek bir mâzeretleri olmadığı hâlde, genel bir seferberlik çağrısı yapılmadığı için evlerinde oturan Müslümanlarla, gönüllü olarak Allah yolunda malları ve canlarıyla mücâdele edenler fazîlet bakımından eşit olamazlar. Çünkü Allah, malları ve canlarıyla mücâdele eden fedâkâr müminleri, Allah yolunda cihâda katılmayıp evlerinde oturan ve kulluk görevini en asgarî düzeyde yerine getiren Müslümanlardan daha üstün bir makâma yüceltmiştir.
Gerçi Allah, her ikisine de en güzel mükâfât olan cennetini vaad etmiştir; fakat cihâd edenleri, çok daha büyük bir mükâfât ile;
96-Kendi katından bahşettiği yüksek dereceler, bağışlama ve rahmet ile fazladan ödüllendirecek ve onları, savaşa katılmayıp evlerinde oturanlardan çok daha üstün bir makâma yüceltecektir. Hiç kuşkusuz Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.
Bu “savaşa katılmama” izni, bütün müminlerin cihâda çağırıldığı genel seferberlik durumu için geçerli değildir. Genel seferberlik durumunda savaşa gelmeyenler Allah’a isyan etmiş olurlar. Geçerli bir mâzeret yüzünden mücâdeleye katılamayanlara gelince, onlar bu mücâdele arzusunu yüreklerinde taşıdıkları ve doğruluktan ayrılmadıkları sürece, Allah yolunda cihâda katılan kardeşleriyle aynı sevabı alacaklardır.
Öte yandan, zulüm diyarını terk ederek müminlerin safına katılmaları için kendilerine yapılan hicret çağrısına kulak tıkayıp evlerinde oturanlara gelince:
97-Melekler, Allah yolunda cihâdı ve hicreti terk ederek kendilerine zulmeden kimselerin canlarını alırken, onlara “Dünyada ne hâldeydiniz? Zulme karşı mücâdeleye katılmama konusunda mâzeretiniz neydi?” diye soracaklar. Onlar, “Biz yeryüzünde zayıf bırakılmış ve küfre karşı açık ve net olarak tavır alma konusunda güç ve imkânlardan yoksun kalmış kimselerdik. Bu yüzden, çâresiz bir hâlde, küfrün egemenliğine mahkûm olduk. Zira, iman ateşten bir kor idi ve biz onu tutmaya cesaret edemedik!” diyecekler. Bunun üzerine melekler, “Peki Allah’ın arzı yeterince geniş değil miydi ki, inancınızı yaşayabileceğiniz bir yere veya müminlerle dayanışma içinde, zulme karşı mücâdele verebileceğiz bir çevreye göç etmediniz!” diye karşılık verecekler.
İşte, onların varacağı yer cehennemdir! Ne korkunç bir son!
98-Ama hiçbir çıkış yolu bulamayan ve gerçekten de güçsüz ve çaresiz bırakılmış zavallı erkek, kadın ve çocuklara gelince;
99-Allah’ın onları bağışlaması umulabilir. Çünkü Allah, hakîkaten çok affedici, çok bağışlayıcıdır.
100-Ey müminler! Allah yolunda hicret etmekten korkmayın! Her kim zulüm diyarını terk ederek Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde barınabileceği bir çok yer bulacak, huzurlu ve bereketli bir hayata kavuşacaktır.
“Yerimden ayrılırsam amacıma ya ulaşırım, ya ulaşamam; iyisi mi, hicret edeceğim derken elimdekini de kaybetmeyeyim!” diye düşünmeyin:
Kim de Allah’a ve Elçisine itaat ederek İslâm diyarına hicret etmek amacıyla evinden çıkar, ancak amacına ulaşamadan yolda eceli gelir de vefât ederse, onu ödüllendirmek Allah’a düşer. Çünkü Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir. Bu merhameti sayesindedir ki, bakın size ne kolaylıklar sunuyor:
101-Uzak diyarlara sefere çıktığınızda, eğer kâfirlerin size bir kötülük yapacağından endişe ederseniz, aşağıda tarif edileceği şekilde namazları kısaltmanızın bir sakıncası yoktur. Çünkü kâfirler, sizin apaçık düşmanlarınızdır ve üzerinize saldırmak için sürekli fırsat kolluyorlar.
Gelelim, düşman karşısında cephede beklerken kılınacak namazın şekline:
102-Ey Peygamber ve onun izinden yürüyen Müslüman komutan! Sen de cephede içlerinde bulunup onlara namaz kıldıracağın zaman, müminlerden bir kısmı düşman karşısında tetikte beklerken, diğer bir grup, silahlarını da yanlarına alarak senin arkanda namaza dursunlar.
Birinci grup ilk rekatı bitirip secde edince, sizinle düşman arasında uygun bir yerde siper alarak, sizi korumak için beklesinler. Daha sonra, henüz namaz kılmamış olan diğer grup gelip senin arkanda bir rekat namaz kılsınlar. Böylece askerler birer rekat, onlara imamlık yapan komutan da iki rekat namaz kılmış olur. Namaz kılarken, saldırı tehlikesine karşı korunma tedbirlerini alıp silahlarını kuşansınlar. Çünkü kâfirler, boş bulunup silah ve teçhizatınızı bırakmanızı dört gözle bekliyorlar ki, böylece fırsatını bulup ani bir baskınla sizi gâfil avlasınlar.
Ancak aşırı soğuk, şiddetli fırtına veya yağmurdan dolayı sıkıntıya düşer ya da hastalanmış olursanız, namaz kılarken silahlarınızı bırakmanızın bir sakıncası yoktur; yeter ki düşman tehlikesine karşı korunma tedbirinizi almayı ihmal etmeyin!
Siz elinizden geleni yapın, gerisini Allah’a bırakın. Çünkü Allah, âyetlerini inkâr eden o nankör kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır!
Namazla ilgili bu hükümler, düşmanla çarpışma ihtimali olduğu zaman için geçerlidir. Göğüs göğse çarpışma anında ise, namaz gerekirse kazaya bırakılabilir.
Düşman tehlikesi bulunmayan sıradan bir yolculuğa gelince; Allah’ın Elçisi, Allah’tan aldığı bilgiye göre -ki bu bilgi, Kurân’dan ayrı bir vahiydir- namazların bu durumda da kısaltılabileceğini bildirmiş ve bunu örnek hayatıyla göstermiştir.
103-Namazı bitirdikten sonra; gerek ayakta dururken, gerek otururken ve gerekse uzanıp yatarken, yâni her an ve her yerde, söz ve eylemlerinizle sürekli Allah’ı anın. Yeniden güvenli bir ortama kavuşunca da, namazı önceden olduğu gibi zamanında ve eksiksiz kılmaya devâm edin. Çünkü namaz, bütün inananlar için vakitleri belirlenmiş farz bir ibâdettir.
İşte, namazın size kazandıracağı bu bilinç ve cesaret ile;
104-Düşman ordusu dağılıp kaçtığında, onları takip etmekte gevşeklik göstermeyin! Eğer savaşın zorlukları yüzünden acı çekiyorsanız, unutmayın ki, sizin çektiğiniz kadar onlar da acı çekiyorlar. Kaldı ki siz, onların ümit edemeyecekleri cennet nîmetlerini kazanmayı ümit ediyorsunuz. O hâlde, Allah’ın vaadine güvenin ve kahramanca çarpışın. Zira Allah her şeyi bilendir, her konuda en doğru, en güzel hüküm verendir.
Tu’me bin Ubeyrik adındaki bir münafık, komşusunun zırhını çalarak suçu bir Yahudi’nin üzerine atmıştı. Tu’me’nin kabîlesi, o gece konuyu aralarında görüşerek, her ne pahasına olursa olsun onu savunmaya karar verdiler ve ertesi gün, hep birlikte onun lehinde şâhitlik ederek Yahudi’yi suçladılar. Bunun üzerine, Allah'ın Elçisi –Ona salat ve salât ve selâm olsun- tüm deliller aleyhinde olan Yahudi’nin suçlu olduğuna karar verecekti ki, onun mâsum olduğunu bildirerek mükemmel bir adâlet ölçüsü ortaya koyan şu âyetler nazil oldu:
105-Ey Muhammed! Doğrusu Biz, mutlak hakîkati ortaya koyan bu Kitabı sana indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde tam bir adâletle hüküm verebilesin. O hâlde, -Müslüman olduğunu iddia eden biri bile olsa - haksız durumda olan kimsenin sözüne kanıp da, hâinlerin destekleyicisi ve savunucusu olma!
Bir hâkim olarak, verdiğin herbir hükmün arkasından tıpkı namazdan sonra, haccdan sonra (2Bakara: 199) yani herhangi bir ibadet ve itaatten sonra yapacağın gibi istiğfar et:
106-“Ya Rab bu kadar yapabildim, daha iyisine söz veriyorum. Eksikliklerimi tam, yanlışlarımı yok kabul et!” diye Allah’tan mağfiret ve bağışlanma dile. Nitekim aynı konumda Davud a.’da aynı şekilde davranmıştı. (38 Sad: 24) Unutma ki, Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.
107-Evet, kendi vicdanlarına ve kişiliklerine ihânet eden bu zâlimleri, sakın mazlumlara karşı savunma! Çünkü Allah, hangi dine, hangi ırka, hangi cemaate bağlı olduğunu iddia ederse etsin, hâinlik eden, günaha dalan hiç kimseyi sevmez!
108-Onlar, günah işlerken insanlardan çekinip gizleniyorlar; fakat Allah’tan utanıp gizlenmiyorlar. Oysa, onlar gecenin karanlığında Allah’ın hoşnut olmadığı bu plânları kurarlarken, O onların yanı başındaydı. Çünkü Allah, yaptıkları her şeyi ilim ve kudretiyle kuşatmıştır.
109-Haydi siz, haklı olduklarını sanarak onları bu dünya hayatında savundunuz; peki Diriliş Gününde onları Allah’a karşı kim savunabilecek; yahut onlara kim vekil olabilecek?
O hâlde, yol yakınken tövbe edip Rablerine yönelsinler:
110-Her kim bir başkasına kötülük yapar, yâhut bizzat kendisine zulmeder de hemen tövbe ederek Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah’ın ne kadar bağışlayıcı ve merhametli olduğunu görecektir!
111-Zaten günah işleyen kimse, başkasına değil ancak kendisine zarar vermiş olur. Öyle ya, Allah her şeyi bilendir, her konuda yerli yerince hüküm verendir.
112-Her kim de bir hatâ yâhut günah işler de onu masum birinin üzerine atarsa, gerçekten pek ağır bir iftira ve apaçık bir vebal yüklenmiş olur!
O hâlde ey Peygamber, böyle bir günaha alet olmamak için çok dikkatli olmalısın, zira:
113-Allah’ın sana o engin lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir kısmı yalan şâhitlikleriyle suçsuz bir insanı cezâlandırmana yol açarak az kalsın seni yanıltacaklardı! Hâlbuki, kendilerinden başka hiç kimseyi yanıltamazlar. Korkma, onlar sana hiçbir şekilde zarar veremezler. Çünkü Allah sana bu Kitabı ve ilâhî bilgiyi pratik hayata uygulamak anlamına gelen hikmeti bahşetmiş, böylece sana bilmediklerini öğretmiştir. Evet, Allah’ın sana olan lütuf ve inâyeti, gerçekten çok büyüktür.
114-İkiyüzlülere gelince: Onların gizli konuşmalarının çoğunda hayır yoktur. Fakat yoksullara verilecek bir sadakayı veya yapılması gereken başka bir iyiliği ya da insanlar arasında barış ve uzlaşmayı tavsiye eden kimselerin gizli toplantıları başka; kim Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak amacıyla bu tür iyilikler yaparsa, yakında ona büyük bir ödül bahşedeceğiz!
115-Fakat kim de doğru yol kendisine açıkça gösterildiği hâlde, kalkıp Peygambere karşı gelir ve dinden dönerek Müslümanların takip ettiği yolu terk ederse, onu kendi tercihiyle baş başa bırakacak; fakat sonunda cehenneme atacağız! Ne korkunç bir son!
O hâlde, Allah’ın merhametine ve affına sığınmaktan başka çareniz yoktur:
116-Allah, ister başka ilâhlara tapınma, isterse gönderdiği hükümleri reddetme şeklinde olsun, egemenliğinin kısmen de olsa başkasına verilerek kendisine ortak koşulmasını, -zamanında tövbe edilmediği takdirde- asla bağışlamayacaktır. Bundan daha hafif günahları ise, dilediği kimseler için bağışlayabilir. Fakat müşriklerin bağışlanması asla söz konusu olamaz. Çünkü Allah’a ortak koşanlar, gerçekten derin bir sapıklığa düşmüşlerdir!
Bakın, yalnızca Allah’a kulluk etmeyenler, nasıl da kendilerinin ve şeytanın köleleri oluyorlar:
117-Onlar, Allah’ın varlığını ve kudretini kabul etmekle birlikte, O’nu bırakıp, isteklerine boyun eğdirebilecekleri bir takım dişi tanrıçalara ve sembollere tapıyorlar ve aslında, serseri, inat bir şeytandan başkasına tapmış olmuyorlar.
118-Hâlbuki Allah, şu sözlerinden dolayı şeytanı rahmetinden kovup lânetlemiştir:
“Senin kullarından bir kısmını kendime kul edip onlardan öcümü alacağım!”
119-“Onları saptıracak, boş ümitlerle oyalayıp duracağım. Onlara emredeceğim, sahte tanrılara adanmışlığın sembolü olarak hayvanların kulaklarını kesecekler; onlara emredeceğim, Allah’ın en şerefli yaratıkları insanların yaşaması için ortaya koyduğu dininin, aslında değiştirilemez kurallarını değiştirmeye zorlayacaklar. Böylece, fıtrat kanunlarını çiğnemeye, varlıklara yüklenen temel özellik ve onların asli fonksiyonlarını bozmaya uğraşacaklar. Sözgelimi, kadını erkeğe, erkeği kadına benzetecekler; doğal yöneliş ve içgüdüleri saptıracak, yetenekleri ve organları yaratılış gayelerinin dışında kullanıp çarpık ilişkilere girecekler. Hatta gece ve gündüz dahil her şeyi yaratılış gayesinin dışına çıkarmaya çalışacaklar. Sonunda yaratılış kanunlarına aykırı bir hayat tarzı ortaya koyacak, kendi dünyalarında Allah’ın istediği yaşama şekli olan dinini değiştirmiş olacaklar. Oysa ki:
Kim Allah’ı bırakır da kendisine şeytanı bir rehber ve dost edinecek olursa, apaçık zarara uğramış demektir!
120-Çünkü şeytan onlara hep vaatlerde bulunur ve onları boş ümitlerle oyalayıp durur. Fakat şeytanın onlara vaadi, gerçekte aldatmadan başka bir şey değildir!
121-İşte onların varacağı yer, cehennemdir! Onlar, oradan asla kurtulamayacaklar!
122-İman edip doğru ve yararlı işler yapanlara gelince, onları da ağaçlarının altından ırmaklar çağıldayan ve sonsuza dek içinde yaşayacakları cennet bahçelerine yerleştireceğiz. İşte bu, Allah’ın gerçek vaadidir. Öyle ya, Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?
123-Ey müminler! Sakın bu dine yalnızca ‘bağlı’ olmakla veya birilerinin şefâatiyle kurtuluşa ereceğinizi sanmayın! Unutmayın ki, Allah’ın sevgisine ne kendi hayâl ve kuruntularınızla ulaşılabilirsiniz, ne de son Elçiye inanmadan cennete gireceklerini zanneden Kitap Ehli’nin kuruntularıyla! Doğrusu şu ki: Her kim bir kötülük yaparsa, kötülüğünün cezâsını mutlaka çekecek ve Hesap Günü kendisine Allah’tan başka ne bir dost bulabilecektir, ne de bir yardımcı!
124-Ve ister erkek ister kadın olsun, her kim de Allah’ın gönderdiği bütün kitaplara inanarak doğru ve yararlı işler yaparsa; işte onlar da, zerre kadar haksızlığa uğratılmaksızın cennete gireceklerdir!
125-Dürüst ve erdemlice bir hayat sürerek, tüm ruhu ve benliğiyle bir tek Allah’a teslim olan ve her türlü bâtıl inançtan yüz çevirerek İbrahim’in inanç sistemine uyan kimsenin dininden daha güzel din olabilir mi? Allah, işte bu yüzden İbrahim’i dostluğuyla yüceltip şereflendirmiştir.
126-Unutmayın; göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ındır ve Allah, sonsuz ilim ve kudretiyle her şeyi kuşatmıştır.
127-Senden, kadınlarla ve evlilikte çıkabilecek sorunların çözümüyle ilgili daha ayrıntılı açıklama yapmanı istiyorlar. De ki:
“Allah, onlar hakkında size gerekli açıklamayı yapacak. Nitekim, bu Kitapta size daha önce bildirilen (4-Nisa: 1-6) âyetlerde, Allah tarafından belirlenmiş miras, mehir ve benzeri haklarını vermeksizin kendileriyle evlenmek istediğiniz sorumluluğunuz altındaki yetim kızlar hakkında şiddetli uyarılar yapılmış ve yardıma muhtaç kimsesiz çocuklarla ilgili açıklama yapılarak, yetimlere karşı adâleti gözetmeniz gerektiği bildirilmişti.”
O hâlde, bu öğütlere kulak vererek dâimâ iyilik yapın! Zira unutmayın ki, her ne iyilik yaparsanız, Allah onu mutlaka bilmektedir ve mükâfâtını elbette verecektir. Sorunuzun asıl cevâbına gelince:
128-Eğer bir kadın, kocasının kötü tutum ve davranışından rahatsızlık duyar veya kendisine yeterince ilgi göstermediğinden şikâyetçi olursa, karı-kocanın kendi aralarında anlaşarak karşılıklı fedâkârlıklarla bir çözüme ulaşmalarında, her ikisine de günah yoktur. Yahut bir kadın, kocasının kötü tutum ve davranışından rahatsızlık duyar veya onun, diğer hanımlarına daha fazla ilgi göstererek kendisini ihmal edeceğinden korkarsa, bazı haklarını kumasına terk ederek kocasıyla anlaşmasında her ikisine de günah yoktur.Çünkü belli şartlarda anlaşıp barışmak, geçimsizliğe düşüp boşanmaktan daha iyidir. Unutmayın ki, kıskançlık ve bencillik insanın doğasında vardır. Ey müminler; eşlerinize güzellikle davranır ve onların haklarını çiğnemekten kaçınırsanız, bunun mükâfâtını mutlaka göreceksiniz. Unutmayın; Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
129-Gerçi birden fazla kadınla evlendiğiniz takdirde, ne kadar isteseniz de, eşleriniz arasında her birine hak ettiği ilgi ve şefkati gösterme konusunda tam olarak adâleti sağlayamazsınız; o hâlde, birden fazla kadınla evliliğin omzunuza yükleyeceği sorumluluğun bilincinde olun; eşleriniz arasında tam olarak adâleti sağlayamasanız bile, hiç değilse, bütün ilginizi içlerinden birine yöneltip de, diğerini tamamen ihmal etmeyin!
Unutmayın; eğer elinizden geldiğince yanlışlarınızı düzeltir ve günaha düşmekten titizlikle sakınıp korunursanız, bilin ki, Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.
130-Toplumun temel taşı olan âilenin parçalanmasını, bir yuvanın yıkılmasını engellemek için bütün tedbirler alınmalıdır; fakat boşanmaktan başka çare kalmadığı anlaşılmışsa, evliliği zorla devâm ettirmenin de bir anlamı kalmaz. Bu durumda, eşler birbirlerini incitmeden, güzellikle evliliği sona erdirip ayrılacak olurlarsa, Allah o engin lütfu sayesinde, her ikisinin de kimseye muhtaç olmadan geçinmelerini sağlayacaktır. Unutmayın ki Allah, lütuf ve merhameti sınırsız olandır, her konuda yerli yerince hüküm verendir.
131-Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ındır. Gerçek şu ki; hem sizden önce Kitap emânet edilenlere, hem de size, “Allah’tan gelen ilkeler doğrultusunda hayata yön vererek, kötülüklerden titizlikle sakının!” diye emretmişizdir.
Eğer bunca nîmetlere karşılık nankörce davranıp O’nun âyetlerini inkâr edecek olursanız, bir kez daha söyleyelim; göklerde ve yerde olan her şey yalnızca Allah’ındır ve Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmeye ve şükredilmeye lâyık olandır.
132-Evet, şu hakîkati tüm ruhunuza, tüm benliğinize nakşetmelisiniz: Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ındır ve her konuda güvenilir bir vekil olarak Allah yeter!
133-Ey insanlar, eğer Allah dilerse, sizi yok edip yerinize başkalarını getirebilir! Zira Allah’ın kudreti buna elbette yeter.
134-O hâlde, kim bu dünyanın nîmetlerini istiyorsa, Allah’a yönelsin ve çağrısına kulak versin, çünkü hem bu dünyanın, hem de âhiretin nîmetleri Allah’ın katındadır. Çünkü Allah, her şeyi işitendir, her şeyi görendir.
İşte, bu nîmetleri elde etmenin yolu:
135-Ey iman edenler! Kendinizin, ana babanızın ve diğer dost ve akrabalarınızın aleyhine bile olsa, Allah için gerçeğe şâhitlik ederek adâleti tam yerine getiren dosdoğru şâhitler ve hâkimler olun! Dâvâcılar ister zengin, ister fakir olsun, ne zengine dalkavukluk etmek, ne de fakiri kayırmak için adâletten ayrılmayın! Zira, zengin de olsa fakir de olsa, Allah ikisine de sizden daha yakındır. Dolayısıyla, onların hakkını sizden daha iyi gözetir.
O hâlde, sakın keyfinize uyup doğruluktan sapmayın! Çünkü eğer şâhitlik ederken gerçeği çarpıtırsanız, ya da şâhitlikten kaçınarak yüz çevirecek olursanız, bunun cezâsını çok ağır ödeyeceksiniz! Çünkü Allah, yaptığınız her şeyden haberdardır.
Ama hakiki adâleti, ancak hakiki imana sahip bir toplum gerçekleştirebilir. Bunun için de, iman ettim diyerek işin peşini bırakmamalı, her Kurân okuyuşunuzda âdetâ yeniden iman ederek, ruhunuzdaki heyecanı dâimâ diri tutmalısınız:
136-Ey iman sahibi olduğunu iddia edenler! Allah’a, Elçisine ve gerek Elçisine indirdiği bu Kitaba, gerek daha önce indirmiş olduğu diğer Kitaplara gerçek anlamda ve yeniden iman edin! Şunu iyi bilin ki, her kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve âhiret gününü inkâr ederse, gerçekten derin bir sapıklığa düşmüş demektir!
Ve her ne pahasına olursa olsun, inancınızdan taviz vermeyin:
137-İmana erdikten sonra yeniden inkâra saplanan, sonra yine iman edip tekrar inkâr eden ve bununla da kalmayıp, Müslümanlara karşı mücâdeleye girişerek inkârcılıkta iyice azıtanlara gelince; Allah onları tövbe etmedikleri sürece ne bağışlayacak, ne de doğru yola iletecektir. Zaten böyle kimseler, ölüm belirtilerini görüp, hayattan tamamen ümit kesmedikçe tövbe etmezler. O hâlde;
138-Bu ikiyüzlülere şu acı haberi müjdele: Onlar için, can yakıcı bir azap var!
139-Çünkü onlar, müminleri bırakıp kâfirleri kendilerine dost ediniyorlar. Onların yanında yer almakla izzet ve şeref kazanacaklarını mı umuyorlar? Onlarla dost olmakla, onların hayat tarzını, kılık kıyafetini, kültürünü taklit etmekle şeref ve onur kazanacaklarını, üstünlük elde edeceklerini mi sanıyorlar? Ne kadar da yanılıyorlar! Çünkü izzet ve şeref, tamamen ve yalnızca Allah’a aittir. O hâlde, gerçek anlamda onur kazanmak isteyen, yalnızca Allah’a kul olmalıdır. Kâfirlerde onur aramak şöyle dursun, gerekirse onlarla birlikte oturmaktan bile sakınmalıdır:
140-Allah Kitapta, yâni daha önce vahyettiği âyetlerde (6-En’âm: 68) size şu hükmü göndermişti: Kâfirlerle oturduğunuz bir mecliste, Allah’ın âyetlerinin inkâr edilip alaya alındığını duyarsanız, onlar bu sözleri bırakıp başka bir konuya geçinceye kadar, -şâyet bir zorlama söz konusu değilse- bunu yapanların yanından ayrılmalı, onlarla birlikte oturmamalısınız; yoksa siz de onlar gibi olursunuz! Bu dünyada onlarla birlikte olan, âhirette de onlarla beraber olacaktır. Nitekim Allah, bütün ikiyüzlüleri ve kâfirleri, cehennemde bir araya toplayacaktır.
141-Dikkat edin; bu ikiyüzlüler, başınıza gelecekleri görmek için sizi dikkatle izlerler; eğer size Allah’tan bir zafer nasip olsa, ganîmetten pay almak için:
“Biz de sizinle beraber değil miydik?” derler. Fakat inkâr edenler inananlara karşı bir zafer kazanacak olsalar, bu kez de onlara dönüp:
“Sizi Müslümanlara karşı savunup üstün gelmenizi sağlamadık mı? Siz dışarıdan vururken, biz kaleyi içten fethetmedik mi?” derler.
Fakat kelime-i şehâdet getirdikleri sürece, onlara zahiren Müslüman muamelesi yapmalısınız. Allah, Diriliş Günü aranızda hükmünü verecektir.
Korkmayın, -müminler üzerine düşeni yaptıkları takdirde- Allah, inkâr edenlerin inananlara karşı sürekli bir üstünlük kazanmalarına asla fırsat vermeyecektir!
İkiyüzlülere gelince:
142-Münâfıklar, güya Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Yâni Allah’ı kandırmaları mümkünmüş gibi davranırlar. Oysa, gerçekte Allah onları hak ettikleri inkâr bataklığına sürükleyerek yanıltmaktadır. Yâni aldanan biri varsa, o da ancak münâfıklardır; fakat bunun farkında değiller.
Onlar namaza kalkarken, sırf insanlara gösteriş yapmak amacıyla, üşene üşene kalkarlar; ve Kurân’ı çok az okur, Allah’ı çok az anarlar.
143-İç dünyaları karmakarışıktır; menfaat, kibir ve inatçılık, onları inkâra sürüklerken vicdanları, Kurân’ın apaçık mûcize olduğunu haykırır durur! İman mı etsinler, inkâr mı; bu ikisi arasında sürekli bocalayıp dururlar; bu yüzden, Müslümanlarla kâfirler arasında tercih yapmakta zorlanırlar, ne onlara, ne de bunlara! Ne Müslümanlara yar olurlar, ne de kâfirlere! Allah, yaptıkları kötülükler yüzünden onları saptırmıştır. Allah kimi saptırmışsa, ona asla bir çıkış yolu bulamazsın! O hâlde:
144-Ey iman edenler! İnananları bırakıp da, Allah’ın âyetlerini inkâr eden münâfık ve kâfirleri başınıza yönetici ve dost edinmeyin! Böyle yaparak, kendi aleyhinizde Allah’a açık bir delil mi vermek istiyorsunuz?
Elbette istemezsiniz, değil mi? Çünkü kâfirleri dost edinmek, münâfıklığın açık bir delilidir ve bunun cezâsı da çok şiddetlidir:
145-Gerçek şu ki, ikiyüzlüler kâfirlerin en kötüsü olduklarından, cehennemin en aşağı tabakasına atılacaklar ve sen bile, ey Muhammed, onlara bir kurtarıcı, bir yardımcı bulamayacaksın!
146-Ancak ikiyüzlülükten vazgeçerek tövbe edenler, hatâlarını telâfî edip durumlarını düzeltenler, Allah’a yürekten boyun eğerek Kurân’a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini katıksız Allah için yaşayanlar hariç. Çünkü bunlar, inananlarla beraberdirler ve Allah, inananlara büyük bir ödül bahşedecektir!
147-Öyle ya, siz Rabb’inizin nîmetlerine şükredip O’nun âyetlerine inandıktan sonra, Allah sizi ne diye cezâlandırsın ki? Elbette cezâlandırmaz! Çünkü Allah, bütün iyilik ve teşekkürlerin karşılığını cömertçe verendir, her şeyi bilendir.
O hâlde, kötü davranışlardan ve çirkin sözlerden uzak durun!
148-Allah, çirkin ve kırıcı sözlerin konuşulmasını, hele bunların açıkça söylenmesini sevmez; ancak haksızlığa uğrayan kimse hariç. Çünkü zulüm ve haksızlıktan canı yananların, zâlimlere karşı feryâd ile bedduâ etmeleri, hattâ aynen karşılıkta bulunmaları suç değildir. Ayrıca, insanların kusurunu, günahını açığa vuran ve normal şartlarda dedikodu sayılan bazı sözlerin de, bir kimsenin kötülüğünden sakındırmak veya bir şâhit olarak olayı anlatmak gibi meşru sebeplerle söylenmesi günah değildir. Unutmayın ki, Allah her şeyi iştendir, bilendir.
Bununla birlikte, sabredip efendice davranmanız, -zulmün devâmına sebep olmadığı takdirde- elbette daha güzeldir:
149-Açık veya gizli bir iyilik yaptığınızda, ya da size yapılan bir kötülüğü bağışladığınızda, bilin ki, Allah da sizi affedecektir. Çünkü Allah çok bağışlayıcı, çok kudretlidir.
Ne var ki, bağışlanmayı hak etmeyenler de var:
150-Gerçek şu ki;
1-Allah’ı ve elçilerini tümüyle inkâr eden tanrı tanımaz, maddeciler,
2-Allah’a inanmakla birlikte, vahiy ve peygamberlik gerçeğini inkâr ederek Allah ile elçileri arasında ayrım yapanlar,
3-Ve “Biz Allah’a, elçilerine, kitaplarına meleklerine... iman ederiz; fakat Son Elçiyi ve Kurân’ı kabul etmeyiz, yâni peygamberlerin bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr ederiz!” diyenler,
4-Ve bazen imana, bazen de inkâra meylederek bunlar arasında bir yol tutturmak isteyen İkiyüzlüler var ya;
151-İşte onlar, gerçek kâfirlerin ta kendileridir! Ve kâfirler için, alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır! Buna karşılık:
152-Allah’a ve bütün elçilerine -aralarında hiçbir ayrım gözetmeden- iman eden gerçek müminlere gelince; Allah onların mükâfâtını elbette verecek ve bundan önce işledikleri günahlarını affedecektir! Zira Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir. Bu merhamete nâil olmak dururken;
153-Kitap Ehli, -özellikle de Yahudiler- senin hak Peygamber olduğunu gâyet iyi bildikleri hâlde, sırf işi yokuşa sürmek için, gökten kendilerine ayrıcalık tanıyan özel bir kitap indirmeni istiyorlar. Ne küstahça bir davranış! Onların övünerek izinden gittikleri ataları da vaktiyle Mûsâ’dan, bundan daha aşırı isteklerde bulunmuş ve “Allah’ı bize açıkça göster!” diye tutturmuşlardı. Bunun üzerine, zâlimlikleri yüzünden onları o müthiş yıldırım çarpıvermişti.
Ayrıca onlar, kendilerine hakîkati gösteren apaçık mûcizeler gelmiş olmasına rağmen buzağıyı ilâh edinmişlerdi. Yine de bütün bunları affetmiş ve onları eğitip örnek ve öncü bir toplum yapması için Mûsâ’yı ilâhî vahiy gibi üstün bir yetki ve güç ile donatmıştık. Fakat bunun kıymetini bilemediler.
154-Yine bir zamanlar kendilerinden söz almak üzere, antlaşmayı bozdukları takdirde doğabilecek vahim sonuçları belleklerinde hep canlı tutmaları için Sînâ dağını tepelerine yıkılacakmış gibi kaldırmıştık. Fakat yine de sözlerinde durmadılar.
Yine bir defasında onlara, “Şu ele geçirdiğiniz şehrin kapısından kibir ve çalımla değil, secde ederek, yâni ilâhî hükümlere boyun eğerek, alçakgönüllü ve saygılı bir şekilde girin!” demiştik. Fakat emrimizi alaya aldılar.
Ve yine onlardan, “Cumartesi günü çalışmama yasağını çiğnemeyin!” diyerek kesin bir söz almıştık. Fakat bunu da hiçe saydılar.
155-İşte, bunlar sözlerinden döndükleri, Allah’ın âyetlerini inkâr ettikleri, haksız olduklarını bile bile peygamberleri öldürdükleri ve hakikat karşısında inatla direnip, inananlarla güya alay ederek, “Size ve söylediklerinize karşı kalplerimiz kapalıdır, ne dediğinizi anlamıyoruz. Sizin yol göstericiliğinize de ihtiyacımız yoktur!”Aslında bizim kalplerimiz bilgi ve irfan dağarcıklarıdır, dedikleri için cezayı hak etmişlerdir. Hayır iddia ettikleri gibi kalpleri ne kapalı ne de bilgi doludur. Aksine Allah, apaçık hakîkati inkâr ettikleri için kalplerini mühürlemiştir! Bu yüzden, son derece zayıf ve çürük bir imana sahiptirler ve içlerinden gerçekten iman edenin sayısı çok azdır.
156-Evet, hakîkati bile bile inkâr ettikleri ve Meryem gibi iffet timsali bir mümineye, ağza alınmayacak çirkin bir iftira attıkları için,
157-Ve hiç sıkılmadan, “Biz, Allah’ın elçisi olduğunu iddia eden Meryem oğlu İsa Mesih’i öldürdük!” dedikleri için belâlarını verdik!
Aslında onlar, İsa’yı ne öldürebildiler, ne de çarmıha gerdiler; fakat İsa diye çarmıha gerdikleri, onu Romalılara ihbar edenden başkası değildi. Çünkü bu hâin, ilâhî bir yardım ve mûcize eseri olarak, onların gözünde İsa’ya benzer gösterildi. Bu yüzden askerler İsa’yı değil, tıpatıp ona benzetilen bu adamı yakalayıp götürdüler. Bu konuda farklı görüşler ileri sürerek tartışmaya girişenler, aslında İsa’nın çarmıha gerilip gerilmediği konusunda hep kuşku içindeydiler ve tahminden öte bildikleri bir şey yoktu; zira İsa’nın düşmanları bile, onu öldürdüklerinden hiçbir zaman emîn olamamışlardı. Şu hâlde, İsa çarmıha gerilmedi mi?
158-Hayır; doğrusu Allah, onu düşmanlarının şerrinden koruyup kendi katına yükseltti. Zira ilâhî hikmet, İsa’nın kurtarılıp bu yüce makâma yükseltilmesini ve tebliğini tamamladıktan sonra, eceliyle vefât etmesini gerektiriyordu. Unutmayın ki, Allah sonsuz kudret ve hikmet sahibidir.
İsa Peygamber hakkında yanlış inançlara saplanarak onu inkâr edenlere gelince:
159-Gerçek şu ki, ister Yahudiler, ister Hıristiyanlar olsun; Kitap Ehlinden bir tek kişi bile yoktur ki, ölüm melekleri gelip ruhunu bedeninden çıkarmaya başladığında, son nefesini vermeden önce, İsa’nın ne bir “sahtekâr” ne de “Allah” veya “Allah’ın oğlu” olmadığını; bilakis, Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu kabul ederek ona iman etmiş olmasın. Ne var ki, gözlerden perdenin kaldırıldığı, imtihanın sona erdiği bir zamanda ortaya konan bu gecikmiş iman, sahibine hiçbir yarar sağlamayacaktır. Ayrıca, herkesin hesâba çekileceği Diriliş Günü, bizzat İsa Peygamber, peygamberliğini reddeden Yahudilerden ve kendisini “ilâh” ve “ilahın oğlu” edinen Hıristiyanlardan şikayetçi olarak, onlar aleyhinde şâhitlik edecektir.
160-İşte, Yahudilerin târih boyunca işledikleri bu ve buna benzer zulümleri ve Allah yolundan sapmaları sebebiyledir ki, kendilerine bir zamanlar helâl kılınmış bazı güzel nîmetleri (6-En’âm:146)onlara haram kıldık.
161-Ayrıca, kendilerine Tevrat’ta açıkça yasaklanmış olmasına rağmen fâiz yedikleri ve her türlü hilekârlığa başvurarak insanları sömürdükleri için, onları alçaklık ve perişanlığa mahkûm ederek hayatın bir çok güzelliklerinden mahrum bıraktık. Âhiretteki cezâlarına gelince: Onlardan inkâr edenlere, can yakıcı bir azap hazırladık!
162-Ama Yahudiler arasındaki gerçek ilim sahipleri ve senin etrafında kenetlenen bu müminler, hem sana indirilen Kurân âyetlerine, hem de senden önce indirilen vahiylere inanırlar. Evet, namazlarını güzelce kılan, zekâtlarını veren, Allah’a ve âhiret gününe yürekten inanan o bahtiyârlara muhteşem bir mükâfât vereceğiz.
163-Ey şanlı Elçi! Gerçekten Biz, Nûh’a ve ondan sonraki elçilere nasıl mesaj gönderdiysek, işte sana da yol gösterici ayetlerimizi gönderdik; tıpkı İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve sonraki nesillere; İsa’ya, Eyyüb’e, Yûnus’a, Hârûn’a ve Süleyman’a gönderdiğimiz gibi... Aynı şekilde Davud a.’da hikmet dolu Zebur’u bağışladığımız gibi...
164-Sana bundan önce hayat hikayelerini anlattığımız elçilere ve kendilerinden hiç söz etmediğimiz diğer bütün elçilere gönderdiğimiz gibi... Nitekim Allah, Mûsâ ile aracısız konuşmuştu.
165-Onları, ilâhî nîmetlerle müjdeleyici ve gazâb ile uyarıcı elçiler olarak gönderdik ki, bu elçilerin gelişinden sonra insanların Allah’a karşı ileri sürebilecekleri herhangi bir özürleri, bahâneleri kalmasın. Çünkü Allah, sonsuz kudret ve hikmet sahibidir.
Buna rağmen inkârcılar itiraz ediyor, Kurân’ı ısrarla yalanlıyorlar!
166-Ama Allah, sana indirdiği bu Kurân âyetleri ile şâhitlik eder ki; onu doğrudan doğruya kendi ilmiyle indirmiştir! Kurân erişilemez belâgati, büyüleyici güzellikteki ifadeleri, içerdiği dosdoğru hükümler ve hikmetli öğütlerle, ilâhî bir kelam olduğuna yine bizzat kendisi şahitlik etmektedir. Ve melekler de buna şâhittir. Zaten şâhit olarak Allah yeter! Bütün bunlara rağmen;
167-Sana gelen bu son Kitabı inkâr eden ve insanları Allah yolundan çevirenler var ya, işte onlar, derin bir sapıklığa düşmüşlerdir. Öyle ki;
168-Allah, bile bile inkâra saplanan ve zulüm ve haksızlık yapan bu insanları hiçbir zaman affetmeyecek ve onları doğru yola da iletmeyecektir!
169-Sadece bir yola iletecek; cehennemin yoluna! Hem de sonsuza dek orada kalmak üzere! Bunu yapmak, Allah için çok kolaydır. O hâlde, şu evrensel çağrıya kulak verin:
170-Ey insanlar! Elçimiz Muhammed size Rabb’inizden hakîkati getirmiştir; o hâlde kendi iyiliğiniz için onun tebliğ ettiği bu Kitaba iman edin! Şâyet inkâr edecek olursanız, ne Allah’a zarar verebilirsiniz, ne de inananlara, yalnızca kendinizi ateşe atmış olursunuz, o kadar! Unutmayın ki, göklerde ve yerde olan her şey, Allah’ındır ve Allah, her şeyi bilendir, yerli yerince hüküm verendir.
171-Ey İsa’ya ve İncil’e inandığını iddia eden Kitap Ehli! Sakın İsa peygamberi ilâhlık mertebesine yücelterek dininizde taşkınlık etmeyin! Allah hakkında “O çocuk edinmiştir!” veya “İsa’nın sûretinde yeryüzüne inmiştir!” gibi gerçek dışı iddialarda bulunmayın! Çünkü Meryem oğlu İsa Mesih ne Allah’tır, ne de Allah’ın oğlu; o ancak, Allah’ın diğer elçileri gibi bir elçisi, Meryem’e “Ol!” emriyle ilettiği kelimesi ve diğer bütün insanlar gibi O’nun tarafından yaratılmış olan bir can, bir ruhtur. Şu hâlde, ey Hıristiyanlar! Allah’a ve bütün elçilerine iman edin; “Allah üç ayrı unsurdan oluşan bir bütündür” demeyin, kendi iyiliğiniz için gelin bu teslis, üçleme inancından vazgeçin! Allah, ancak tek bir ilâhtır! Çocuk edinmek O’nun yüceliğine, şânına yakışmaz! Çünkü göklerde ve yerde ne varsa, zaten hepsi O’nundur. Öyleyse, bir tek Allah’a iman edin ve sâdece O’na güvenin. Zira her konuda güvenilir bir vekil olarak, Allah yeter!
172-Ey Hıristiyanlar! Sizin neredeyse ilâhlık mertebesine yücelttiğiniz İsa Mesih, Allah’ın bir kulu olmaktan asla gocunmaz, bilakis bundan şeref duyar; Allah’a en yakın melekler de öyle. O hâlde, her kim kibre kapılarak O’na kulluktan kaçınacak olursa, şunu iyi bilsin ki, Diriliş Gününde Allah hepsini huzurunda toplayacaktır:
173-İşte o gün Allah, iman edip doğru ve yararlı işler yapanlara mükâfâtlarını tastamam verecek ve lütfedip çok daha fazlasını bağışlayacaktır. Kibre kapılıp Allah’a kulluk etmekten kaçınanlara gelince; onları da can yakıcı bir azâba mahkûm edecektir! İşte o zaman zâlimler, kendilerini Allah’a karşı koruyabilecek ne bir dost bulabilecekler, ne de bir yardımcı! O hâlde, evrensel çağrıya kulak verin:
174-Ey insanlar! İşte size Rabb’inizden apaçık bir delil olarak Muhammed Peygamber geldi ve işte size, aydınlatıcı bir ışık olan Kurân’ı gönderdik!
175-Artık her kim Allah’a iman eder ve O’nun bu Son Kitabına sımsıkı sarılırsa, Allah onları sonsuz lütuf ve rahmetiyle kuşatacak ve kendisine ulaşan dosdoğru bir yola iletecektir.
Bu Kitabın, hayatı tüm cepheleriyle aynı anda kuşattığını ve insanı ruhsal, fiziksel, bireysel ve toplumsal yönleriyle iç içe bir bütün olarak ele aldığını göstermek üzere, iman ve ahlâk prensiplerinin hemen ardından, hukûkî bir düzenleme ile sûre sona eriyor:
Sûrenin on ikinci âyetin son kısmında, ana bir kardeşlerin durumu ele alınmıştı. Ana-baba bir veya baba bir kardeşlerin mirastan alacağı paya gelince:
176-Ey Peygamber! Senden miras konusunda ek açıklama yapmanı istiyorlar. De ki: “Allah, kelâle -yâni, babası ve çocuğu olmayan kişi- hakkındaki hükmünü açıklıyor: Bu durumda olan bir kişi, geride hiç çocuk bırakmadan ölürse;
1-Tek bir kız kardeşi varsa, kız kardeş mirasın yarısını alır.
2-Kız kardeşin çocuk bırakmadan ölmesi hâlinde ise, tek varis olan erkek kardeş mirasın tamamını alır.
3-Eğer ölen kişinin iki veya daha fazla kız kardeşi varsa, onlar mirasın üçte ikisini paylaşırlar.
4-Eğer mirasçılar erkek ve kız kardeşlerden oluşursa, o zaman bir erkek, iki kızın alacağı payı alacak şekilde mirası aralarında paylaşırlar.
İşte Allah, adâletten ayrılıp sapmamanız için size hükümlerini böyle ayrıntılı olarak açıklıyor. Unutmayın; Allah, her şeyi en mükemmel şekilde bilendir.